Salı, Mayıs 15, 2007

13 Mayıs 2007 İzmir Cumhuriyet Mitingi, yorumsuz bir ileti

----------------------------------------------------------------------------------


----------------------------------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------------------------------


video_video_video_...


http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=-8046043887706074883&hl=en


video_video_video_...


----------------------------------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------------------------------


video_video_video_...

http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=1821843882149441895&hl=en

video_video_video_...

----------------------------------------------------------------------------------

Perşembe, Mart 15, 2007

Mehebbet (aşk) şairi olsam inan neler yazardım; Bakü - 2

Cersembe

Her qaranliq gecenin bir işiqli sabahi var.
Leica’m ve ben; en mutlu birlikteliklerimden, aladışappak hazırlandım.
Sahil metrodayım. Gişede yaşlı, şişman bir Rus kadın. Sabahınız heyr (günaydın) diyorum donuk donuk bakıyor.
Bakü'de ulaşım ucuz. 5 Gepik'e mavi plastik jeton alıyorum. (Artık jeton yerine karta para yükleniyor) Bir Manat'a 20 metro yolculuğu. 1 Manat 0,8 usd.


Üç durak sonra Neriman Nerimanov. Durağa ismini veren 1870 Tiflis doğumlu Nerimanov; Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin ilk devlet başkanı, politikacı ve yazar. 1894 yılında tüm Doğu aleminde ilk defa bir halk kütüphanesi açmış.

Atatürk, Kurtuluş Savaşında yıl 1921, Nerimanov’a bir mektup yazarak borç para istemiş. Mektubu 17 Mart 1921 günü Bakü Büyükelçisi Memduh Şevket Esendal, Nerimanov’a ulaştırmış. Nerimanov, derhal 500 kg. altın göndermiş. Bunun 200 kilogramı devlet bütçesine aktarılmış. Kalanı ise mühimmat ve silah için kullanılmış. Daha sonra Nerimanov Rusya’dan aldığı 10 milyon altın ruble'yide Ankara’ya göndermiş. Bu yardımlarla savaş içindeki ülkenin durumunda belirgin bir düzelme olmuş.


Atatürk’ün yazdığı mektuba cevaben Nerimanov mektubunda; her gün kazanılan başarılarla Türk halkının emperyalizmden kurtulma günlerinin yaklaştığını, bu yüzden kahraman Türk halkını kutladığını yazıp ilave etmiş; “Paşam, bizim Türk milletinde kardeş kardeşe borç vermez. Kardeş, her zaman kardeşinin elinden tutar. Biz kardeşiz, her zaman elinizden tutacağız ve tutmaya devam edeceğiz.”
(A. Şemseddinov, Kurtuluş Savaşı Yıllarında Türkiye-Sovyetler Birliği Alâkaları)


N. Nerimanov Saatli Kulesi yakınında 40 Gepik’e 20 dakika internet; bilgisayar bağımlılığım gurbet elde bile sürüyor.


Her işte kara bahtım
karpuz kestim ak çıktı
Allah ayağına taş değirmesin
, derler.
Oysa;
gezen ayağa taş değer.
Ağzım açık yazıya ve dile hayran
(her zamanki gibi) gezerken çarşıları
hoşuma giden tabelaları izlerken, arada fotoğraflarken,
Bulvarda sağlı sollu mağazaları,
Telaşsız takılmış arkama, el ediyor gel diye.
O kim ki,
gitmiyorum, yakındaki banka yönelip objektif temizliyorum, sakin.
Pasport diyor, veriyorum
Bir kavanoz reçel bu da geçer, deyip takılıyorum.
“Polis menteqesi”ne gidiyoruz.


Yalan danismaqi qetiyen sevmirem, xosum gelir aciq ve semimi sohbetden.
Karakolda; neymiş ?
Mağazaların fotografını çekmişim, terörist miymişim?
Sorgu-sual-muhabbet gönderiyorlar.

Baş-başa
Tırnak-taşa,
Siz dalaşa,
Ben temaşa

der yola devam ederim.
Aslında dil deyip, yine tabelaları gözlerim.

YENİ YOL gazetesi, genel Türk tarihinde Latin harfleriyle yayımlanmış olan ilk Türk gazetesi. Bu bakımdan Türk yazı tarihinde başlı başına bir yeri var. Böyle öncü bir gazeteyi çıkarmak şerefi Azerbaycan Türklerine ait.


“Kah Arabın, kah Farsın dilinde,
Kah onların, kah Urusun dilinde,
Danışırdı özge elin dilinde,
Öz dilini yanılmıştı dünyada.”


Diye sızlanıyor ve “Bundan böyle taze yollar açılar” diyor. Türkçe’deki yabancı kelimelere savaş açan 21 Eylül 1922 tarihinde ilk sayısını Bakü'de Yeni Türk Alfabe komitesinin organı olarak yayımlayan Yeni Yol gazetesi.
Gazetenin birinci sayısının son sayfasında Bakü de hazırlanmış “Yeni Türk Elifbası” levhası da veriliyor.


Sarı yelekli, eşarplı, etek altı eşofman, kalın çoraplı
birkaç çöpçü kadın, çalı süpürgelerini sürtüyor sokaklara,
rutin sesler duyuluyor
tüm seslerin ötesinde
Bakü sessiz
bulvar süpürülüyor.

Sahil metroya geri dönüyorum. İçeri Şeher’e yöneliyorum.
Ara sokakta muallimeleriyle derste bıcır bıcır dört-beş mimarlık öğrencisiyle karşılaşıyorum. Restorasyon için eskiz çiziyorlar, selam verip Qız Qalası'na varıyorum.




Qız qalası! Namus qalası!
Diş-diş qala divarları...
Bu keçilmez sedd Bakıya xoş niyyetle gelen her kese yüz yerinden yol verib, qapı açib.


12. yüzyıldan önce yapılmış Kız Kalesi, mimari tarzı ve inşa metodu anlamında oldukça nadir yapılardan birisi. Tahminler yapının yaşının 2500 yıldan daha eski olduğu yönünde. Aynı zamanda Mardakan Kulesi’nin mimarı da olan Mimar Masud İbn Davud tarafından inşa edilmiştir. Yapının adına ilişkin birkaç efsane bulunmaktadır.
Sevdiği Hazar’a gidip de dönmeyince günlerce onu bekleyen kızın kendini kaleden denize atması; bir diğeriyse kendini kulenin tepesinden denize atan bir bakireye ilişkindir. Başka biri, hiçbir zaman fethedilememiş(bakire) olmasındandır.


(Elbette bu qalalar mudafie maksadıyla qurulublar. Bu qalalara “Qız Qalası” deyilmesinin bir sebebi olabiler. Veten, qız kimi, alınmazdır. Bakiredir. Dokunulmazdır. Azerbaycanlılar, qız qalalarını ona göre tikibler ki, veteni müqeddesleşdirsinler. Vetene düşman ayağı deymesin diye, adına da “Qız Qalası” deyipler.)


Bazı tarihçiler kalenin adını Oğuz Türkleriyle ilişkilendirmektedirler. Bazılarına göre de kalenin adı, gözetleme kulesinden (Göz Kalesi) gelmektedir.
Kız Kalesi Azerbaycan'ın banknotlarında ve diğer resmi belgelerinde de kullanılan milli simgelerinden biridir. İçinde bir müze ve hediyelik eşya dükkanı bulunmaktadır. Tepesinden bakıldığında İçeri Şeher' in minareleri ve dar ara sokakları, sahil parkı ve marina, De Gaulle Evi ve Bakü körfezinin büyük bir bölümü görülebilir.
Kaleye ilişkin efsanelerin tümü gemgindir. (hüzünlü)

Biri var idi biri yox idi.
Bir padisahin qızı variydi, onun gozelliyi deli eliyirdi ona baxanlari, yani o geder gozeliydi. O da bir kapriz qız olduktan ozune bir qala istedi, kendi qalasi olsun, orada bir oda olsun ve suda olsun. O qalani da tikenlerden bir yarasigli oglan oldu. Qız ona asik oldu, ama o adi(sade) insanlardan oldugundan qız ona ere gede bilmezdi(evlene bilmezdi), cunku atasi icaze vermezdi.Onlar her gun o qalada gorusurduler, o oglan her axsam bir gayigda qızın yanina gelirdi. Qız bir pilekenden(merdiven) asaya dusurdu ve onlar sehere geder sohbet eliyirdiler. Bir birlerini cox isteyirdi. Bir gun qız onu cox gozlemis(beklemis) ama oglan gelmedi, onun atasi herseyi bilmdi ve oglanin bu qalanin yanina gelmesini gadaga etti (yasak).

Cangudenler(askerler) onun gayigini suyun daslarina buraxdi ve gayig sindi, qıza da xeber verdiler ki sennin sevgilin oldu. O da dedi ki eger menim sevgilimi vu su oldurdu men de burda olerem, ama onunla bir olaram. Qız ozunu atti qaladan, bu vaxt da oglan onun yanina gizlice geldi herseyi basa salmag ucun ve gelince sevgilisini olumunu gordu. Burada bitti.

O zamanlardan beri bu qalanin ismi Qiz Qalasi olmush... Malesef bu gunlerde de orda atlanan sevgililer bile var. Ashk yuzunden imkansiz veya ayriliktan biten ashklar yuzunden.




(Resimler, fotograf: Natevan Bağırova)

Qız qalası Bakının, elecede Azerbaycanın simvoludur.


Bu dünyada her şey paraysa üstü kalsın.
"Ticaret yeryüzünden kaybolsa Azerbaycan halkı yeniden bulur." demiş İ. Ortaylı, ne de güzel söylemiş.
Döner yemek istedim, paldır-küldür Rusçamla büfedeki Azerice-Rusça fiyat listesini kolayca okuyup seslendim, bizdeki dürümün iki katı uzunluğundaki dönere sarılınca lavaş (yerel deyimiyle bezdirme) ağzımın tadı kaçtı iyice, engel olduğum halde zehir gibi tuzlu geldi dönerli pide. Geçmiş gün kıssadan hisse önemsizce hikaye, listesinden fazla para istemesi işte.
geceleri yalnız caddelerdeydim, aklımda eski küçük bir şiirim.

"başıkabak günlerdi
ellerimde cebim
-den bir köçek
yüzkarası yalnızlığımın"

Yanlış anlaşılmasın, konuşmanın-anlatmanın tehlikesi üzerine, birkaç küçük örnekle koca bir toplumu yadırgamamak-yargılamamak gerek diye; ses çıkarmadan gezdim geceleri yabancı olduğum anlaşılmasın diye, kazıklanmamak niyetiyle.


Ben uydurmadım; Ruslar demiş; Türkten karını, Çeçenden canını, Azeriden paranı koru, diye. Bilemem neden böyle söylemiş.



Hazar kıyısında iki sokak şarkıcısı kuvvetle ritm tutuyordu, Orta Asyanın bozkırlarını hatırlatan ezgilerle. İlkel bir havası vardı müziğin, od’lar yurdunda ritüel tamamlandı.
Gözlerimi kapadım kendimi bıraktım, ürkerek dinledim bir süre. Karanlık korkunç müzikle.

Üstü kat kat, lahana gibi olmuş soğuktan; ufak adımlarla ilerliyor. Donuk bakışlı, yaşlı kadın ufak tepsisinde birkaç avuçluk çiğdem satıyor. Tepkisiz yanı başıma kadar sokuluyor korku filminden çıkmış haliyle, birden bana bakıyor.


GECELEYİN BAKÜ
Geceleyin yıldızsız ağır denize kadar
geceleyin zifiri karanlıkta
güneşli buğday tarlasıdır Bakü şehri.
Tepedeyim,
avuç avuç çarpar yüzüme ışık taneleri,
havada rast peşrevi Boğaziçi suları gibi akar.
Tepedeyim,
uzaklaşır uçsuz bucaksız ayrılıkta
bir sal gibi yüreğim
gider anıların ötesine
yıldızsız ağır denize kadar
zifiri karanlıkta.

1960 Şubat, Bakü - Nazım Hikmet


Otele dönerken gece yarısı aklımın kıyılarına şiirler vuruyor, müthiş keyif.

Garip akşamlar
Sırlı-sihirlidir o ses, o seda,
Bir anda neleri getirdi yada (1)
Men hardan (2) bileydim bu gen (3) dünyada
Bir garip akşamlar
Garip akşamlar


Memmed İsmail
(1) akla (2) nerden (3) geniş

"Gunesh qurub edir-sonur kainat; ezelden beledir vefasiz heyat" deyip uykuya dalıyorum.

Perşembe, Şubat 15, 2007

Atan soğan, anan sarımsağ, sen hardan oldun bele gülmeşeker yani ya oldugun kimi gorun, ya gorunduyun kimi ol. Bakü - 1

GECE;
Girmek olar ?

Ağzım ayrılacak esnemekten, yaşlı gözlerle etrafı izliyorum. İlk kez bir başıma.
Daha yolculuğun farkına varmadan isTANbul.
Her zamanki telaşım, kan ter içinde iki büklüm koşturuyorum. Havalimanı büyük.

BEYAZ;
İç hat dış hat derken, Rusça alıştırma bile yapıyorum. Her yer iri kıyım Rus. Davay davay _haydi haydi_ sesleri arasında ezecek gibi geçiyorlar. İki-üç ezilme tehlikesi cepte Rus dilberleri görünce. _Hem, algıda seçiciysem günahım ne :P _
Salah Birsel miydi?(toprağı bol olsun) güzel oluyordu o söyleyince;
Bir kabuksuz yumurta, bir afet-i devran geçiyor (Ah neler neler :-)
Kazan ve Minsk’e gidiyorlar, umarım bir gün...

SİYAH;
Cam kenarındayım, yanımda genç bir karı-koca. Büyüklere bayram ziyaretine gidiyorlar. Bakü’den aktarmayla Urumçi’ye; Doğu Türkistan’ın başkentine yolculuk. Çin’in Uygur Türklerine yaptığı zulmü anlatıyorlar nemli gözlerle.
(Uygurlar, Türkler'de resim sanatının, müziğin, heykeltıraşlığın, kitap basımının, ticaretin, yerleşik hayatın gelişmesinde ve yayılmasında öncülük ve aracılık yapmışlardır.)
Hüzünle suskun, saatin gerisine gidiyoruz.
Uykuyla uyanıklık arası bakınıyorum. Yolculuğun en tatsızı uçakla yapılanı. Yolu yaşamadan, coğrafya, yaşayış gözünde değişmeden, düşlere dalamadan, çevrendekilere laf atamadan yol bitiyor. Hani o kadar hızlı hareket ediyoruz ki ruhumuz geride kalıyor. Artık acele etmemek gerek.

GRİ;
Döne döne alçalıyoruz. Hava kapalı. Havalimanı küçük. Su birikintileri, Hazar, otlaklar ve neft_petrol_ kuyuları.


Azerbaycan Respublikası; Azerbaycan adı konusunda çeşitli görüşler mevcut. Azerbaycan adının Büyük İskender’in ölümünden sonra (M.Ö. 323), burayı yöneten komutanlarından Atropates’ten geldiği söylendiği gibi, Mecusi diniyle ilgili olarak “od” anlamındaki azer ve “muhafız” anlamındaki baygan kelimelerinden de geldiği söylenmektedir.
Azerbaycan adı, “Ateş” yahut “Ateş Mabedi”nden alınmış olabilir. Çünkü Azerbaycan genelde dağlık ve volkanik bir ülkedir. “Odla-ateşle abat olmuş ülke, od parıltısı ülkesi, sönmeyen ateş memleketi” kısa ifadesiyle “Odlar Yurdu” olarak bilinir.


Pasaport kontrolüne İzmir’den iki öğretim görevlisiyle yürüyoruz. Bilmem kaçıncı gelişleriymiş; ben şaban: Akademik amaçlı mı diye soruyorum. Ağzı kulaklarında onaylıyor badem bıyıklı olanı; "Kadın üzerine bir inceleme" diye. (Sonradan öğreniyorum; İran’a yakınlığı ve ulaşım kolaylığı sebebiyle İranlı erkekler de sık sık gezmeye !? geliyor.)
Girişte 10 usd vize ücretinden başka iki fotograf gerekiyor. Bu vizeyle üç aya kadar kalınıyor. Azerbaycan’ın da ilk fırsatçısı karşılıyor eski polaroid makinesiyle, hoş gelmişsiniz bile demeden.
4 renkli fotokopi bozması sözde fotografa 10 usd diyor; dövecek gibi bakıp, söyleniyorum:
Şirin çek şekili, şirin !! _güzel çek fotografı, güzel_

Çıkış kapısında taksicilerin kuşatması. Herkesin karşılayanı, götüreni. Yabancılığım anlaşılmasın diye sürekli saate bakıyorum tedirgin gözlerle, oflayıp puflayarak. Bekliyorum hala yok; geç kaldılar, gelemediler havası yaratma çabası. Ortalık sakinleyince polisten aldığım yardımla taksinin birindeyim.
Bizim Hacı Murat’lar (Zhiguli_Jiguli) tarzında sevimli bir araç. 30 km. ötede Bakü merkez.

Bakü ismi, Ateşperestlere göre “Ateşli Ada”, Hintlilere göre “Hakikate Doğru”, Farslılara göre “Büyük Rüzgarlar Kenti”(Külekler Mekanı) ve Azerbaycanlılara göre ise “Ebedi” anlamına gelirmiş.

Yağmur yüklü bulutlarla neft kokulu yoldayım. Aklım, gece nerede kalırım düşüncesindense küçük ve büyükbaş hayvanlarda; nasıl otluyorlar neft kokulu bu topraklarda? Aslında bu sahneyi görmüştüm Red Kit’in Petrolcüler macerasında.

Azerbaycan'da elle kazılan ilk petrol kuyusunun tarihi 1590’lı yıllara uzanıyor. Petrolün ülkede ilk kullanımıysa M.Ö. 600’lere kadar gidiyormuş.
Dünyadaki ilk sondaj 1859’dan 11 yıl önce Azerbaycan'da Bibi Hayat bölgesinde gerçekleşmiş.
Şair boşa dememiş "petrol kokan güllerine" diye.
Evliya Çelebi; yedi sekiz çeşit neft olur, ama sarı nefti gayet makbuldür diye bahsetmiş.

“içimde hiç durmadan koşmak,
Yüksek sesle konuşmak,
Haykırmak arzusu var!...
Yağlı paltarlı, kara gözlü işçilerle öpüşüp,
Bakü’nün mukaddes toprağına yüz üstü düşüp,
Avuçlayıp nefti siyah şarap gibi içmek istiyorum!”

diye seslenmiş, Nefte doğru şiirinde. İlk şiir kitabı Güneşi İçenlerin Türküsü’nün basıldığı, ülkesinden ümidi kesmesiyle birlikte gömülmeyi istediği ülke olan Azerbaycan'da Nazım Hikmet. 1920’den ölümü 1963’e kadar sürmüş ilişkisi.

Azerbaycan dilinde danışırsınızmı? _Azerice konuşabilir misiniz?_
Taksicinin seslenmesiyle irkiliyorum. Da, beli beli, evet; konuşurum ! _Evet, evet evet; konuşurum_

- Başa düşürsün? _Anlıyor musun?_
- Beli, beli.

İzmirle kardeş şehir, rüzgarlar şehri göründü işte. Evliya Çelebi; bir miktarı bağlı, bahçeli, camili, han ve hamamlı ve çarşılı mağrur şehirdir ki üç tarafında sağlam surlar vardır. Üç kapısı vardır, demiş. Bense soluk ışıklar altında alacakaranlıkta, bir şey seçemiyorum.
Taksici Dom Sovet'in(klipteki yapı) merkezinde görkemli meydanın bitişiğinde otelin birisine getiriyor. Yıllanmış, 15-20 katlı. (Ben daha sağa-sola bakınırken o komisyon için pazarlığa tutuşuyor, demek onlarda da pazarlık sünnet!)

video


Eşyaları atıp, Leica’mı kapıp aşağıdayım.
6 şeritli yollar büyük.

Hemen düştüm sahile algılar açık, kayıttayım;( küçük bir göz kırptım: Hayalet Gemi no. 49 kayıt sayısına ilgiyle)

Misina ve ağdan yapılı kamış oltalarıyla balık avlarını anlamaya çalıştım bir süre, boş gözlerle Hazar’a baktım.



BAHRİ HAZER (HAZAR DENİZİ)
Ufuklardan ufuklara
ordu ordu köpüklü mor dalgalar koşuyordu;
Hazer rüzgarların dilini konuşuyor balam,
konuşup coşuyordu!
Kim demiş “çört vazmi!”
Hazer ölü bir göle benzer !
Uçsuz bucaksız başı boş tuzlu bir sudur Hazer!
...
N.H

Sahil boyunca gezindim bir şeyler görme hevesiyle. Hani gezmeye görmeye gidilir denir de, alternatifi nedir diye düşünmek gerekir belki de.
Karanlık ara sokaklara daldım içeri şeher’in kenarına vardım. Tesadüf ki tesadüf Mugam teatr’ı buldum, uğradım.

Salameleyk, say beyler,
Bir birinden yey beyler!




Ne şans Sexavet Memmedov’u anma töreni.

Dem bu dem, dinle_n_dim.

İçeri şeher’den çıkıp Bakü sokaklarına vardım. 19. ve 20. yüzyıl başında Azerbaycan petrolleri yeni bir sınıf yaratmış. Petrol milyarderleri Azeriler paraları İsviçre bankalarındansa Bakü sokaklarına yatırmışlar. Venedik-Floransa tipi saraylar ve yapılarla gotik neo-Rönesans üslubundaki konutlar geniş caddelerin etrafında. Surların içi ve dışı bu binalarla donanmış.



Kulağımı kirletmeden döndüm etaj_kat_ 12’ye.

Vücudumun ağırlığını hissediyorken omuzlarımdan; gözlerim, kapının sesiyle irkildim. Yaşı küçük, üzerinde giysi az, buraların gecesi uzundur, bir başına çekilmez demeye gelmiş taa Orta Asya’nın göbeğinden Bakü’ye; sessiz dinledim.

Ezizim viran bağlar,
Gülüm yok derem, bağlar.
Rüzgar bile eserse,
Üreyim verem bağlar.

Cersembe axsami (salı) _1. Bölüm sonu_

Pazar, Ocak 21, 2007

At alırsan yazın, deve alırsan güzün, avrat alırsan gezin ha gezin._TİRE 2-SON


Allahümme pirden, kendini sakın kelinen körden, topal da geliyor çekilin yoldan

Lömbürt - lömbürt - lömbürt

önce gezinen tok sesi lömbürdek’in; ağır aksak yaylanarak ilerliyor, önünde deveci. Tire'den Ali Derya ağabey anlatmıştı; geçenlerde Tire'de biri urganın ucunda nazlı nazlı salınan devesiyle, kulaklarına davul sesi çalınmış, tee garajın oralarda bir yerde. Deve kulak kabartmış davulcunun sesine; yolun ortasına apışmış kalmış, arabaların içinde.

Deveci kızgın: HA DEVE - HA DEVE – HADEVE

Yol tıkanmış, zabıta şaşkın, uyanığın biri koşmuş aparmış davulcuyla zurnacıyı birlikte; çala çala yürütmüşler baygın bakışlı deveyi de. Bizse çok sevgili derneğimiz İFOD ile deve güreşi turlarına çıktık bu sene düzenlediğim birkaç gezide. Izgara, rakı kokuları arasında; ibadullah çığırtkan, çalgıcı her yanda; tabii ayrıntılı anlatı deveciler özel sayısına ;-)

Şehre geldik gayrik, gayrik demeyem gayrik, indi dolmuştan teyzemler; İbn-i Melek Türbesine yollandılar.
Deey orda; türbenin karşısında, Tire'nin tek deveci çizmesini yapan Recep Usta yok dükkanında. Bir eksi daha bana! Salıları kurulan Tire'nin tüm sokaklarına yayılan pazara da gidemedik, sabahın köründe yapılan pazar duasını göremedik ya süzülüyoruz sokaklara; H. C. Bresson'a kalırsa çanta hırsızları gibi hızlı olmalıyız ne de olsa.

Atasözü, deyim bilenden zarar gelmez derler; deyimleri severim yerde-gökte takip ederim. Yaşamın hay-huyunda gözden kaçanlara küçük bir örnek, Tire’den ama yapanı taa İtalya Venedik’ten.

Fotograftan okunmuyorsa yakın gözlüklülere ek;

“ SALLANMAZSA BİR DAL… BİR YEŞİL YAPRAK…
ÖKSÜZDÜR O TOPLUM; YETİMDİR TOPRAK!?
Mustafa Dinletir
MUSTAFA DİNLETİR
VENEDİC-ITALIA.
2002 “

Dön baba dönelim meydanları turladık, görüntülemek için karambolü Alay Parkı'na vardık.

Karambol sade Tire'de oynanıyor. İspanyol kökenli Musevi azınlıktan miras olduğu sanılıyor. Biraz bilardoya benziyor. Istaka yerine parmakları kullanıp, şimşir ağacından yapılan meşelerle 4 x 12 m. beton üzerinde iki veya dört kişi oynuyor. Sahaya dizilen lek denen ince tahtacıklar meşelerle devrilmeye çalışılıyor. Olmadı, rakibin meşesini vurarak puan alıyorsunuz. Keyifli bir şamata.


Bekliyorum hangi karambolcüler kaybedecek de mevlit yapacak diye. (Mevlit yapmak; kaybedenlerin izleyen herkese çay ısmarlaması) Bu geleneksel oyunu yaymak adına dernek kurulacağı ve sahaların artacağı turnuvaların düzenleneceği söyleniyor.

Mevlit okunuyor bize yol görünüyor. Ara sokaklardayız.

Karşıdan gördüm yeşil türbe, içine girdim estağfurullah töbe.


Koca dayı anlatıyor kestanesi meşhur Güme Dağlarını; serde dağcılık var ya ilgiyle dinliyorum.


Görünce, aklımda kalacağına filmde kalsın dediklerim bunlar da.

Yularcı;


semerci;


keçeci de sona.



Preste dövülen keçenin sesinde sıra. Kaptırıyorum kendimi dövülen keçenin sesine, kokusuna. Akıl tasımda sanki ara ara Kula'da diziyle-göğsüyle keçe döven usta, keçeye karışan sesi-soluğuyla.


Tabii tüm ustalara denk gelemedim; mesela kabak kemane yapan ustaya selam veremedim.

Ama hikaye-söylencelerle hep eğlendim.
Kanuninin lalası Kasım’ın rivayetine göre;
“Günün birinde bir köylü, atını sırtında yüküyle bekletirken, kendisi oturmuş rahat rahat yemeğini yiyormuş. Sultan Murat bu manzarayı görünce aniden durmuş ve köylüye, atın önüne arpa koymasını ve hayvanın sırtından semeriyle birlikte yükünü almasını; at yemini bitirinceye kadar da yükü kendi sırtında taşımasını emretmiş.”

Bir başkasınca;
Osmanlıda hazinenin bir köşesinde ilk bayrak bulunurmuş; küçük bir direk üzerinde eğrilmiş, bozulmuş bir hilalin altına asılmış iki tane kurumuş, beyaz at kuyruğundan ibaret. Eski direk tahtası itina ile yağlanmış, uzun kuyruk kılları taranmış. Osman Gazi’den çok önce, kabile reislerinden birinin, muharebede sancağını kaybetmesi üzerine, hemen oracıkta atlardan ikisinin kuyruğunu keserek yaratmış olduğu “bayrakmış.”

Yavuz Sultan Selim’in oğlu Kanuni Sultan Süleyman’a son sözleri;
"Bir Türk er, atını ve eğerini terk edip sedir üzerinde oturmayı tercih ederse bir hiç olur, bir hiç!" miş.

Eskiler söylerdi; bir mıh bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir komutanı, bir komutan bir orduyu, bir ordu bir ülkeyi kurtarır diye. Mıh-nal-nalbant derken at; nerede at orada yat !

Yıldız Çiller’e varıncaya geldi bir bir aklıma. Selam-sabah dedik, hasbihal ettikten sonra girdik dükkana. O ara gözüm hemen duvarda:

Ağzım kulaklarımda, aynı atadan ortak sözler derler ya;

Kuş qanatın, er atın
“ Kuş kanadıyla, erkek atıyla”

At, mingendiki; ton kiygendiki,
Ayal, tiygendiki; er, eldiki.
“At, binenin; elbise giyenin,
Kadın, değenin; erkek halkın.”

açtım, baktım kitaplara.

Caman attı mingençe,
Cöö cürgön artık.
Caman katın algança,
Boydok cürgön artık.
“Kötü ata binmektense,
Yayan yürümek yeğdir.
Kötü kadın almaktansa,
Yalnız yaşamak yeğdir.”

Kırgızlar da rastladım en yakın atalar sözlerine.

Arpa bersen atka ber,
Kütür kütür çaynasın.
Kızdı bersen caşka ber,
Kuçaktaşıp oynosun.
“Arpa vereceksen ata ver,
Kütür kütür çiynesin.
Kızı vereceksen gence ver,
Kucaklaşıp oynasın.”


"Atın yorgunluğunu yem, yiğidin yorgunluğunu dem alır" dedik; o kalender Yıldız Ustaya el edip, devam ettik.


Semerin, urganın, keçenin, yuların, hasırın, nalının yapılışına rastgeldik, son hikayeleri dinledik.

Öğrendim ki; Anadolu'da; at murat, katır devlet, eşek kısmet, deve gurbettir.



video

Camiinin kuytusunda dinlenip şehre dönmeyi düşünürken gelen müzik sesini takip ettim, e Tire'yi de nihayetlendirdim :-)

Cuma, Aralık 15, 2006

Yar dediğin ya tam sevmeli yada İbiş'in Keranesi; Tire _1

Sabahın kör vakti, pazar gününün tenhasında çıkıyoruz yola. İzmir’in güneydoğusuna, yaklaşık 80 km uzağa yolculuk. Tire’nin kuzeyinde Küçük Menderes Ovası ve Bayındır, doğusunda Ödemiş, batısında Selçuk ve Torbalı ilçeleri, güneyinde ise Aydın Dağları ve Aydın ili çevrelenir.
Puslu, soğuk sokaklardan başlıyoruz dolaşmaya. Yamaçtaki evlere doğru seğirtiyoruz. İs kokuları arasında fotograf sevdasında üç kişi, çekecek birşey yok gibi geliyor bana, bakınıyorum. Patikayı tırmanırken incir ağacının dallarıyla küçük bir mücadele sonrası yüksekten panoramik Tire. Fotograf makinemde film ilerlemiyor. Tabii anıt levhası asılı envanter numaralı ağaçları bir bir geçip Tire'nin yamaçlarında geziniyoruz. Küçük köy bakkalı, anılarıma sürüklüyor girişte bulunan kocaman tahta ekmek dolabıyla. Küçüklüğümde yarı belime kadar sarkıp ekmeklere ulaşma çabamla. Bahçelerde odunlar kırılıyor; çaylar sıcak, kahvaltı hazır. Makinelerin metalinin soğuğu rastgelirse fotograf olacak mantığıyla, işte ilk fotograf: Hacı Murat karşımda.


İs kokulu- kesme taş döşeli sokaklarda ilerlerken, atını çeken çıkıyor karşımıza, koşa koşa aşağı iniyorum; güzel bir belge, fotograf burada.
Çeşme seyirlik hani; su yalağı, üstü çelenkli bir Roma lahiti; Anadolu işte bu :) dedirten cinsten yani !

Tire'de; Hitit, Frig, Lidya, Pers, Helen, Roma ve Bizanslılar hüküm sürmüş. Tire konum itibariyle Efes'le Sardes'in tam ortasında. Efes, Tire, Bozdağ, Sardes hattı o dönemin en önemli ticaret yolu.

Tire tarihçi Pachmeresin deyimi ile "Keşişler Yöresi", Serafeddin Zafernamesinde "Rumun Meşhur Kenti", Evliya Çelebinin Seyahatnamesinde "Şeh-ri Muaz-zam Tire" olarak adlandırılan bir beldedir. Katip Çelebi (1608-1656) Tireyi "Eski Taht Şehri" olarak nitelendirirken, ünlü gezgin İbn-i Batuta'nın "Ahi Kenti", 1908 Aydın Vilayeti Salnamesinde ilçe "Ulemalar Yatağı" olarak geçmektedir.

Merkeze dönüş yolunda bu sefer tek atlı iki orman korucusu çıkıyor karşımıza. Kaçak ağaç kesimlerini engellemek adına dağlarda dolaşıyorlar kumaş ceket-pantolon, tüfekler omuzda. Gene bir anda ulaşıyor aklıma; Dün dağlarda dolaştım evde yoktum şiiri ve çobançantası deyişiyle şiirin o korkunç çocuğu İlhan Berk, sunturlu bir selam ona.
Eski ama bakımlı, sarı boyalı Tire evinin önünde anı fotografları, ek; göndereceğiz deyip gönderilmeyen fotograflara.

Yolun ayırdında bakkal, sağa yada sola; solda ilk ev; ilk avlu daha doğrusuyla. Eski bir arasta mı yoksa han odaları mı yada ?
Dışarıdan çit-duvardan bakarken altı eşofman-üstü atlet, dağınık saçlı, akşamdan kalma 50'li yaşlardaki adam buyurrr ediyor yada davetsizce dalıyoruz bir anda. Kolları göğsünde bağlı hararetle anlatıyor birşeyler, konuşulanların farkında değilim. Aklı evvel kızı yıllanmış zeytin ağacının arkasından izliyor, bir ara sinirleniyor anlatan; nedensiz eli cebinde, silah çıkıyor birdenbire, homurdanıyor birşeyler, farkında değilim adamın karşısında; oyuncak sandığım silahın az ötesinde. Kız kaçıyor, annesi de kayboluyor o ara. Ortam gergin, fotograf çekmeyi düşünürken korkudan kapının önündeyim.

Ara sokaklardan birinde top peşinde, küçük efe. Topunu aldığımızı görünce celallendi, bu küçük fotograf şekillendi.

Seneler önce yine Tire'de daha tezgahlar sokağın göbeğinde... Urganların dayanıklılığına gelince, Fatih Sultan Mehmet İstanbul'un fethinde gemilerini karadan çektirirken Tire'nin urganlarını kullandırtmış sağlamlığı sebebiyle.

Eski evlerin mihmandarlığında ilerliyoruz, salkımlı sarıkavak _çınar_ ağaçları arasındaki Derekahve'de mola. Küçüklükten beri çay-kahve sevmem, sigara içmem; bu küçük durakta kayboluyorum bir anda. Tarifler ulaştırıyor, kapalı kapılar ardında Tire'nin ender urgan yapan birkaç ailesinden biri karşımda. Çıkrık sesine kaptırıyorum kendimi, urganın o keskin kokusuyla.

Buyurr, birşeyler ye diyor teyzem, bu etkileyici ritüeli bozmamak adına sıralıyorum teşekkürleri ardı ardına. Ne de olsa, tarananın tokluğu, şeherlinin dostluğu az olurmuş. Teyzemin, sana Tireden kız alalım, nazik teklifini de kibarca geçiştirip dönüyorum arkadaşların yanına. Kandırıkçı, kaçak; neler çektin bizden habersiz-gizli sitemleri arasında.

E saat öğlene durunca, Tire'nin meşhur köftesini bilmeyen yoktur kanımca, ya lorlu karadut tatlısı? Bu müthiş tad'dan mahrum kalmayın aman ha. Kavun çekirdeğinden yapılan şekerli-serin sübye'yi içmeden gitmeyin.

15. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar tam üç yüz yıl boyunca Tire, Osmanlı İmparatorluğu'nun darphanesiymiş. İmparatorluğun paraları burada basılırmış, hatta dünyaca meşhur koleksiyonlarda örnekleri varmış bu paraların. Yine bu dönemde tam 41 camiinin yapıldığını öğreniyorum, her 40 metreye bir cami düşüyormuş neredeyse. Yıkık arastalarda boş bakışlar ve fotografı zorlamaca, espri yoksa fotografta yok, biraz unutabilsem makineyi yanımda.

Tire'ye her gittiğimde mutlaka uğrarım saraççı amcamın yanına, fotograf da _tesadüf_ pazarlık anında.

Seneler önce bir cumartesi (her deyişte aklıma gelir B.Baykam Boyanın Beyni kitabıyla. Her günü cumartesi gibi yaşamak, güzel bir hayal peşisıra.) 4-5 kişi fotograf grubundan Eller Ekmeğe Doğru konulu sergi çalışması için Tire'de urgancılarla. Cep telefonu yeni yeni kullanılıyor daha o ara. Eşek ŞAKAAASI yapacağım ya, ismilazımdeğil'in günlük teftişine gelince sıra seslendim "İbiş'in Keranesine giriyorum", demeye kalmadı kapandı telefon 3-5 gün çalmadı ardı sıra. Tahmin edildiği gibi İbiş'in Keranesi-Karanesi-Karhanesi, urgan yapılan iş'lik sonuçta!


Osmanlılar döneminde Tire'de bin civarında urgan tezgahının olduğunu biliniyor. O kadar ustalaşmışlar ki, tüm Osmanlı Donanması'nın halatları Tire'den gidermiş. Şehir uzun yıllar Kendir vergisinden muaf tutulmuş. Günümüzde neredeyse hiç olmamasına rağmen bir dönemler dönüm dönüm kendir ekilirmiş. Ağustos sonlarında biçimi yapılır, desteler halinde havuzlara yatırılırmış. Sonra bu demetler açılarak yeniden kurutulurmuş ki böylece soyma tavına gelebilsinler. Sonra çiftçiler bunları pazarlarda satarlar ve bu sapları satın alan urgancılar da bunları tarayarak lif lif ayırır ve makaralarda arzu ettikleri kalınlıktaki urganı elde etmek için bükerlermiş.
Hep şiirsel bir tad bulmuşumdur köy isimlerinde. Hani okuyup bir deneseniz siz de: Akçaşehir, Akkoyunlu, Akmescit, Akyurt, Alacalı, Alaylı, Armutlu, Ayaklıkırı, Başköy, Büyükkale, Büyükkemerdere, Büyükkömürcü, Cambazlı, Çayırlı, Çeriközü, Çiniyeri, Çobanköy, Boynuyoğun.


Tire'de hasırcılık Boynuyoğun köyünde yapılmaktadır. Köyün, 14. yy. da kolonizatör Türk Dervişlerinden Kızıl Deli Sultan takma adlı ünlü Seyyid Ali Sultan tarafından kurulduğu düşünülecek olursa, bu el sanatının tarihsel kökeni konusunda önemli ipuçlarına sahip olduğu görülür. Konut ve kırsal kesim yazgısı olan hasır, köyde kadınlar tarafından dokunur. Hasır, bataklık bitkisi " saz " dan dokunur. İnce ve kaba hasır olmak üzere iki çeşidi vardır. Hasırın hammadesi saz, Tire Belevi Gölü'nden sağlanır.

Tire'de keçe, Tire Ödemiş ve Bayındır koyunlarından elde edilen yünler ile yapılmakta. Genellikle kuzunun ilk kırkımı olan yününden iyisi, koyunların ikinci kırkımı olan ağustos yününden ikinci kalite olanları yapılır. Sulak yerlerde büyüyen kuzuların yünlerinin keçe yapımında iyi netice vermediği , kurak yerlerde büyüyen kuzulardan elde edilen yünlerin makbul olduğu, bilhassa 3-4 aylık kuzuların yünlerinin keçe yapımı için ideal olduğu ustalar tarafından söylenmektedir. Tanınmış başlıca motifler: Kafes, Dama, Baklava, Göbek, Kertik, Gülbadem ve Keçiboynuzudur.

" Odysseus öküz derisinden bir tolga geçirdi başına,
Kayışlarla iyice gerilmişti tolganın içi,
Dışında bir yaban domuzunun ak dişleri,
Çepeçevre, sık sık, ustaca dizilmişti,
Dibine de keçe döşenmişti."

Homeros, İliada.

Perşembe, Kasım 16, 2006

On derviş bir kilimde uyur, iki padişah bir iklime sığmazmış; İran-3_son_

Şiraz, İran'ın ortagüney kesiminde Zagros Dağlarının arasındaki 1486 m. yükseklikte bir düzlüğün üzerinde yer alır. Şarabıyla tanınan Şiraz hem tarihsel bir yerleşme; bahçeleri, türbeleri ve camiileriyle ünlü çağdaş bir kenttir.
Otobüste notları karıştırmaktan yolu görmüyorum, yol geniş ve düzgün. Yol deyince, İran'ın gittiğimiz dört kentinde de yolun her iki tarafında bulunan yarım metre eninde, şıldır şıldır bazen temiz, bazen kirli akan üstü açık su yollarına anlam veremiyorum. Su kanallarının, dağıtım şebekelerinin eski olduğunu biliyorum belki, bu da Qanat'a işaret diye düşünüyorum, fotograf İsfehan'dan, yol notlarından.



Başımı kaldırınca, sol arka koltukta ablası, annesiyle dedesine ziyarete giden Ahmad'ın; kuru incir ikramı tanışmamıza vesile. 13-14 yaşlarında cin gibi zeki bir çocuk. Bilgisayar oyunlarından Persopolis'e, futbol'dan şiire, İran da sinemadan kitaplara konuşuyoruz gece yarısına dek, molada ablasıyla tanışıyoruz. Ablası Nazenin'i görünce ilk elde aklıma Frida Kahlo geliyor, kaşları dolayısıyla. Hoş, zarif bir kız; duru bakışlı, utangaç tavırlı; ismi de nazik anlamına geliyormuş herhal. Çay-kahve molasında Rani, küp küp kesilmiş meyve parçacıkları dibinde saklı, güzel bir meyvesuyu, yeni tatlara ek. Sohbet koyulaşıyor otobüste, tüm gece “Sör” deyişleri arasında sorular soruyor, yalap-şap İngilizcemle cevap vermeye çalışıyorum, o da takıldığı yerde ablasına danışıyor. Farsça, bilgelik üzerine bir kitap hediye ediyor, Türkçesi 'Kurbağa' kitabın. Bir aralık uykuya dalıyor Ahmad, sessiz sürüyor sonra yol. Unutmadan yolda; 100-150 km.de bir rutin araç kontrolleri, bu amaçla barikat döşeli geçiş noktalarında. O aralık küçük bir ihtiyaç giderme molasında sonsuz karanlıkta çömelenleri görüyorum, ayakta işemek sağlıksız ve kötü onlarda.
Gece 01.30 gibi Şiraz terminalindeyiz, taksiyle otel bakıyoruz. Kerim Han kalesinin yanından geçiyoruz, heybetli görünüyor ışıklamasıyla Orta Asya’daki kumdan kaleler gibi. Kişi başı 25 dolar’a oda-kahvaltı gayet güzel ve temiz bir oteldeyiz. Sabit yatabilmek güzel :) 07:00'de kalkmayı planlarken 08:30 gibi ayaktayız. Lezzetli bir kahvaltı sonrası kuşbakışı otel odasından gezi planını yapıyoruz.


İlk durak Arg-e Karim Khan _Kerim Han Kalesi_

Şiraz; Selevkoslar, Partlar ve Sasaniler döneminde önemli bir yerleşmeydi. 13. yüzyılın başlarında Moğollar kentte Yeni Camii'yi ve Bag-ı Taht kalesini inşa ettiler. Zamanla Cami-i Atik, Şah Çerağ Türbesi ve Büyük Kütüphanesiyle (sonradan medrese;1615) Bağdat'a rakip bir İslam merkezi durumuna gelen kenti Timur iki kez (1387, 1393) işgal etti. 1724'te Afganlar tarafından yağmalanan Şiraz daha sonra Zend hanedanının (1750-94) başkenti oldu. Hanedanın kurucusu Vekil Kerim Han Zend kentte birçok zarif yapı inşaa ettirdi. Eski kentte yer alan bu yapıların arasında Kerim Han'ın anıtmezarı ve cezaevi olarakta kullanılmış olan İçkale Arg ile Vekil Çarşısı ve Camiisi sayılabilir.

Kaleyi gezerken tarihten Şiraz ve İran fotograflarına rastlıyoruz. Örnekte dikkatinizi çeken Zulhanelerden bir pehlivan. Şaşılası bir kuvvete sahiplermiş. Zaman kısıtından bir türlü Zulhanelere gidemiyoruz. Akşamüstüleri, iş çıkışı esnaf örgütü gibi çalışan, üyelerinin deyim yerindeyse aletli jimnastiği dinsel ritüel içinde yaptığı yerler. Zulhanelerin bir kısmı ışıklamasından mekan tasarımına turistik yapıya bürünmüş, bir kısmıysa hala eski usül devam ediyormuş; özel izinle giriliyormuş bir kısmına. Yaklaşık 45 dakikalık kale turu sonrası hemen kalenin yanındaki turizm danışma bürosuna uğruyoruz. Harita, broşür ve güler yüzlü bilgiye kolay ulaşıyorsunuz.

İsfehan gibi Şiraz da kültür-sanat kenti. Yollar, yeşillerin arasında kitap. Çoğu şirin, şiir kitapları.

İşportacılar yürüyüş yollarında saf tutmuş, mevsiminde taneyle muz keyfini atlamamak gerek 150-200 Tümen'e. Kaleye 100-150 m. uzakta Zend Müzesi. Kümbetin içinde küçük bir minyatür müzesi. Uyarılıyoruz fotograf çekmememiz konusunda. Keçi sakallı huysuz ihtiyarın güveni sıfır; peşimizde kuyruk, geziyoruz kümbeti. Bahçesinde güller. Vakit olmalı Şeyh Sadi Şiraz-i'nin Gülistan'ını, Bostan'ını, Rubai'lerini okumalı huzurla kuytu bir köşede. Hissediyorum, gönül gözüm açık :P huzurlu kalbim-beynim. Şiraz'da gezmek büyük keyif. Hani sokaktan birini çevirsem yaşı 10-15 olsa dahi okur bana ezberden 8-10 şiir; öyle bir kent burası. Gezgin adımlarla bir sağa bir sola derken Vekil Çarşısındayız.

Oluk oluk insan akıyor. Çarşının doğu tarafındaki kapıda vaktim olsa da uzun uzun seyretsem diye düşünüyorum geleni-geçeni. Tıpır tıpır adımlarla Afganlı çocuklar geçiyor, annelerinin eteklerini çekiştirerek; annelerin yüzü maskeli, sahi özgün adı neydi?

Mehteran misali, üç ileri bir geri ilerliyorum, algılarım açık, doğudayım hissediyorum. Afganlı yarım akıllı bir kadın dadanıyor çocuğuyla; para istiyor, yüz vermeyince, Afganca-Farsça karışık küfürler uçuşuyor; esnaf farkında gülüyor. İran’da dilencilik yasak; Şiraz istisna. Sokaklarda yerden yüksek ayaklı teneke kutular yardım sandıkları; kırda, kentte, dağda, birçok yerde. Dileyen atıyor gönlünden kopanı, düzensiz aralıklarla toplanıyor, yardıma muhtaçlara iletiliyormuş; yeni bilgilere ek. Şiraz’ın sınıra yakınlığından olsa gerek: Afganlı, Pakistanlı konukları çok. Keşke Magnum'un İranlı meşhur fotografçısı Abbas da yanımızda olsa :) diye geçiyor aklımdan.

Kumaşçının ışıltı kumaşları göz kırpmaktan yorgun, yanındayız. Fotograf çekmek kolay görünüyor; renk, hareket, doku, insan, ışık, iyi-kötü bir içerik, birkaç şey var işte, habire yeni kareyi belirleme hevesinde. Labirent sanki; birinden diğerine, sonra ötekine geçip duruyoruz. Değeri kaçmasın fazla söze gerek yok, önemsiz birkaç fotograf eşliğinde Şiraz çarşıları mostralık onuncu molla ile sizlerle :)

İran da 90‘ın üzerinde dil konuşulmaktadır. Ancak devlet dili olarak Farsça ilan edilmiştir. Ülkede konuşulan diller, üç ana gruba ayrılmaktadır. Fars dilliler, Türk dilliler ve Sami dilliler. Bugünkü İran diye adlanan coğrafyada çok konuşulan diller Türkçe (Azerbaycan, Kaşkay ve Türkmen), Farsça, Arapça, Lor, Lek, Beluç, Gilek ve Mazenderan ve birçok küçük milletlerin dilleridir. Sevimli bir kız, iki ablasıyla gezerken buluyor bizi, mihmandarımız Farsi olunca gezinti de kolaylaşıyor alışverişte.

İran devletinin resmi rakamlarına göre nüfusun etnik yapısı tahmini olarak şöyledir: Farisiler %51, Azeriler %22, Türkmenler %2, Kürtler %11, Gilaki-Mazenderaniler %5, Araplar %3 (özellikle Basra Körfezi sahil şeridinde), Beluciler %3,(özellikle Pakistan'a komşu bölgede), Lur %3, Ermeni %0.2, diğer etnik gruplar yaklasik %2. Çarşıdan çarşıya derken ışıkla buluşuyoruz. Kapı da dümbelek benzeri bir çalgı satan Afganlılar. M6 durmuyor, müthiş keyif !

Kızlara anlatamıyoruz zengin olmadığımızı, kalkıp uzaktan geldiğimizden, turist kavramına pek alışık olmadıklarından olsa gerek büyütüyorlar gözlerinde. Kısa bir yürüyüş sonrası Şah Çerağ'dayız.

Şah Çerağ, Şiilerin sekizinci imamı Hazret-i Ali bin Musa Er-Rıza’nın kardeşine verdiği bir lakapmış. Türbesi ayna işlemeleriyle, alçı işlemeleri yazıtlarla süslü olup kapıları gümüş'müş.

Birkaç saat daha var yolculuğa, plan için parkta çimlerdeyiz. Yanımızda bir çadır. Hatırlarsınız, avrupa filmleriyle değiştik; onları parklarda çimlere uzanmış gördükten sonra çimlere basmayınız tabelaları kalktı ya, İran'da da benzer bir uygulama. Parklara çadır kurmayınız ! İlginçtir, resimli tabelalar dahi var, daire içine çizilmiş çadır resmi üzerinden geçen kocaman bir şerit! Tatil günlerinde herkes çadırıyla çoluk çocuk parklarda; özellikle dini mekanların, mesire yerlerinin yakınlarında.

Bunun yanında caddelerde, sokaklarda, apartman duvarlarında, reklam panolarında Irak Savaşı'nda şehit olanların resimleri. Bunca hüzünlü resmi sürekli görmek ne tür bir etki yaratıyor acaba? Kent_d_ine geçici bir yabancılaşma mı yoksa? (Irak, eylül 1980'de İran topraklarına karşı askeri harekete geçmiş. Savaş ağustos 1988'de imzalanan ateşkes anlaşmasına kadar devam etmiş.) Bu arada İran'da ezan sesi duyamadık, pek fazla da cami göremedik. Araştırma filan olsa İran'da camiden fazla okul var kanımca.

Vah bana vahlar bana ki aklı bir karış havada :) kızın sözüne kanınca, vaktimiz olduğu halde Sadi'nin dağın kuytusunda güller arasındaki mezarına gidemedik; geçerken gördük yolda sade.

Şirazla mücadelemizde açık ara gerideyiz. Hani aslında İranlı bir dilberden gül kokuları arasında Hayyam'dan, Sadi'den şiirler dinleyemedikten sonra "İran'ı gezdim!" nasıl denir? Zaten Persopolis'i görememek kayıbın ötesinde ayıp. Bagh-ı İrem_İrem Bağları_ Sadi'nin mezarı, Hafız'ın mezarı, Atik Ulucamii, Apadana_Darius'un özel sarayı_ sonra! Hüzünleri çoğaltmamak adına güneşi batırıyoruz kavun suyuyla.

Güneş tekerleği karanlığa daldı Şeyh Sadi Şiraz-i'yle, otobüsteyiz yine. Sessiz_tepkisiz_, muavine uyup biletli yerimizden kalkıyoruz; bir karı-kocayla yer değiştiriyoruz otobüste. Pencere kenarındaki koltuk altında kocaman bir havalandırma kutusu, sessizliğin bedeli sıkıntı-stres. Yol uzun: 715 km. Bir sen, bir ben değişmeli otururken dayanamayıp arkada boş bulduğum _boş derken sahibi yanı başımda uzanmış koridora_bir koltuğa oturuyorum, orta kapının ilk koltuğu. Sıkışmaktan bunalıp orada da, tutulmuş ayaklarım muavin koltuğuna sürüklüyor. Yanımda şoför: dağınık saçlar, alt çene uzun, bıyıkların ortası nikotin sarısı, karga burunlu, şahin bakışlı, vitese savuruyor elini; el yarım daire çizip hava da direksiyona konuyor. Arada direksiyonu bırakıp kaslarını gevşetiyor garip hareketlerle, fonda çığıran Tatlıses’e kayıtsız, istifini bozmadan duyuyor dinlemek değil herhalde. Hız göstergesinin üst kapağını çıkarıp ibrenin etkisini azaltıyor; ehliyet artık garantide. Dövecek gibi bakıyor yola, bizi sollayabilen araç olmayınca. Her aracın arka tamponuna yapışıyoruz hani toz alırcasına, sonra gecenin karanlığını yırtan iki havalı korna darbesi; kaçışıyor önümüzdekiler. Uçar gibi gidiyoruz kılı kılına geçişler, bazen bankete çıkıyoruz manevraları düzenleyen genel şartlar adına. Karanlık ve sarsıntıdan çekemiyorum fotografını bu nev-i şahsına münhasır adamın. Bereket molada şoför değişiyor, kalp atışlarımız normale dönüyor. Sabahçı kahvesi-lokantası gibi bir yer, gecenin bilmem kaçı, canım kebap istemiyor. Bitişikteki büfeden seçiyorum Chinood marka Tuna balığı konservesini. Bizdeki ton balığı konservelerinden daha leziz, 850 Tümen’e, 50 tümen de içeriden verecekleri çöreğe alıyor. 200 Tümen’e de ZemZem kolayla iyi gidiyor. İran, cocacola’nın ve mcdonalds’ın giremediği belki de tek yer. Orada içtiğim kolaların hepsi de gayet rahat içimli ve güzeldi, aklımda kalan markalardan biri de Booran kolaydı. Tok karnına rahat uykuyla geçiyor kalanı yolun, beden yorgun.

Evet doğru tahmin, soluğu gene emanetçide alıyoruz, sabahın 07'si. Kentleri yürüyerek arka sokaklarıyla dolaşmak gerek der, hani seyyah ağabeyler. Biz de halk otobüsündeyiz; sakız parasına biletler. Terimiz yabancı birinin terine karışacak ki izole olmadan halktan taksilerde, farkına varalım uzakların. Dağınık düşünceler dolaşırken belleğimde, küçük çaplı bir tartışma otobüste. Yaşlı adam, 23-25 yaşlarındaki genç adama söyleniyor, o da altta kalmıyor. Anlamasak da dillerinden, konu; gencin, kadınların tarafındaki girişte, en azından o bölmede durması, tabii otobüste boş yer yok. Herhalde yaşlı adam gençliğin giderek bozulduğundan, kuralları yıkmaya çalıştığından filan dem vuruyor, gençse dünya dönüyor-zaman geçiyor, siz neler diyorsunuz mu demeye getiriyor, günahı boynuma önemsiz paylaşıyorum.

Tahran’ın geniş caddelerinden, çilesi tarifsiz trafiğinden Azadi Meydanına ulaşıyoruz. Tüm görkemiyle Azadi anıtı, Pers İmparatorluğunun 2500. yılını kutlamak adına 1971 yılında yapılmış, zamanında büyük gösterilerin hep merkezinde yer almış bu ters Y harfini çağrıştıran müze anıt. Ters Y’nin üst kısmında müze varmış, aynı zamanda da tadilat; açık ağızla aşağıdan bakmakla yetiniyoruz. İran da çok yerde karşılaştık, ağır işleyen restorasyon çalışmalarına, doğu bir vakit harcama makinesi sanki; her şey telaşsız; trafik dışında :)

Üstüme üstüme geldi taşıtlar hepsi beni ezmek mi istiyor ne, kaçmalı bir yana, kaldırımdayım. Oktay Akbal'ın şiir yazar gibi işlediği romanından düşüyor usuma karşıya geçme telaşında. Türlü cambazlıkla meydanın etrafındaki otoyollardan geçip otobüs duraklarına ulaşıyorum. 500 Tümen’den birkaç CD, favorim Binyamin !
Türkiye’den S.Can, E.Gündeş, M.Kırmızıgül, İ.Tatlıses, v.b. en çok satıcılarda görülenler. Zamanımız hani az ya, İstanbul'da birkaç sene çalışmış Türkçesi güzel, yollardan bir haber, güleç yüzlü taksicinin yanındayız. Ferdovsi Bulvarı'ndan Tochal Telekabin'e_teleferik_götürsün bizi diye. Sora sora, güç-bela ulaşıyoruz çömez şoförümüzle. Yolda Büyükelçiliğe de uğruyoruz harita, Türkçe gezi rehberi v.b. verirler mi diye, Cuma resmi tatil diye elimiz boş dönüyoruz. Araçla kentin zengin Mahallesi Ferdovsi Caddesi'nde ilerliyoruz uzun süre.

Tahran, Farsça sıcak yer anlamına geliyor. Gerçekten de bunaltıcı bir hava hakim, her gördüğümüz yerde taze meyve suyu içiyoruz. Özellikle hurmalı, muzlu, az sütlü karışıma bayıldım, daha önce hiç bu kadar güzel bir tatla karşılaşmadığımı fark ediyorum. Tahranın etrafında nehir-deniz-göl gibi herhangi bir su kaynağı bulunmadığından sıcak ve kurak bir yapısı var.

Telekabine yaklaştıkça _serde dağcılık da var ya_ hayranlıkla izliyorum her yaşta dağdan dönenleri, markalı iyi durumda malzemeleri. 3957 m.lik Tochal Dağı'nın bir bölümüne kadar telekabinle ulaşım mümkün. Tochal Telekabinin kalkış yerine ulaşmak için atlıyorum otobüse, şoför Azeri para almıyor yine.

Birkaç km. sonra bileti alıp ilk telekabin durağına kadar yolculuk, Tahran’a tepeden bakış ve dönüş sonra. Kabindeki üç arkadaş Tahran Üniversitesi'nde okuyormuş, önce kötü gözle bakıyorlar abd’li misin diye, sonra samimi davranıyorlar, Türkleri seviyorlar. Şoförümüz resmi tatil olan cuma günü çoluk çocuğu da gezdirmek gerek diye ekiyor bizi kibarca. Azadi Meydanı'nda taksi dolmuşun birine biniyoruz, boş yer kalmayınca çok cüzi bir rakama ulaşıyoruz Tahran Garajı'na. Çantaları derleyip toparlıyoruz bir daha. Uçak için birkaç saat daha var, ben de bir-iki hediyelik almak için Tümen yok. Yalan olmasın 50 Tümen gibi metro bileti, kapıdaki Azeriye para bozdurmak istediğimizi söyleyince bilet aldırmıyor üstüne birkaç da bilet veriyor. Metro gayet temiz ve ferah, kadınlar son iki vagonda. Farsça ve ingilizce belirtilmiş; "bayanlara" diye koca koca yazıyla. Tabii isteyen erkeklerin bulunduğu vagonla da gidebiliyor; içeride kadın çok. Metro gelince şoktayız; Çin'deki metrolardan aşağı kalır yanı yok; bir anda mahşeri bir kalabalık dolduruyor kapıları, ilk gelen metroyu gülümseyen gözlerle izliyoruz sade. Binemeyenler _hani maçlardaki amiyane tabirle_ hafiften hafiften yüklen yüklen hafiften tarzı hareketlerle içeriye ittiriyor!? kendini. Sonrakinde tecrübeli sayılırız, nefes alma boşluğunda seyri bol, hızlı bir yolculukla duraktayız.
Çerezcilerden bize yabancı birkaç fıstık, kuru meyve alıp ayaküstü döviz bozulur’u buluyoruz tesadüfen, bankalardan daha iyi bozuyor vergisiz, algısız; tabii naçizane öneri parayı vermeden Tümenleri elinize alıp tek tek sayın mümkünse bozuk para verin, para üstü almayın. Hemen orada acıkanlara çare, çerezcinin tarifiyle küçük bir kapıdan ikinci kattayız. Gayet nezih bir aile lokantası burası, Moslem Restoran kartta yazılı ismiyle.

Lezzetli ve doyurucu Chelo Kebap sonrası hediyelik, doğal-yerli sürme bulamadan metroyla önce garaja, oradan Tahran Havaalanı'na ulaşıyoruz. 1 saat sürüyor havadan Tebriz. Karışık düşünceler uçuşuyor; hem okumuştum, hem de İsfehanlı küçük yol arkadaşım Ahmad’dan duymuştum. İsfehan Nisf-ı Cihan, yani dünyanın yarısı demekmiş, oysa ben Şirazı daha çok sevdim ve amerikanın İran’a savurduğu her tehditte Ahmad ve ablası Nazenin aklıma geldi hüzünlendim.

Gitmeden 10-15 gün yoğun bir araştırmayla geçmişti, OdamDa incelemeyle devam edecek birkaç aylık şölen. Daha dönmeden düşlüyorum; Ya Kırgızistan, ya Afganistan belki Fas yada Özbekistan olmadı Pakistan’a gitmek gerek tabii önce Şiraz'dan geçerek. Dinlenmek, doğunun telaşsız havasını solumak için gitmiştim ama ne fayda. Hani Kızılderili masalında da derler ya; o kadar hızlı hareket ettik ki ruhumuz gerilerde kaldı diye şimdi dinlenmeliyim, gezi anlayışımı tekrar gözden geçirmeliyim!

Karışık düşünceler eşliğinde İstanbul’a uçtuk oradan izmir’e geçtik.

Nihayet KuTSaL ToPrAkLaRdAyıM :-)

Kapanışı MeGAloMaNi ile Tebriz Havaalanında yaptım ;-)

İlginize ve sabrıza teşekkürler.

Cumartesi, Ekim 14, 2006

Tahran'da 9, Zibil Can, ismiLAZIMdeğil'e İran'dan-2

Saat 05:00 gibi nem-azz sesiyle uyandık; küçük bir duraklamadan sonra büyük kente yaklaşan trenlerin ağır-aksak tavrı, kenti yavaş yavaş soluyoruz. Yolun iki tarafında yüksek duvarlı fabrikalar, düzensiz avlular, sanayi artıkları. Tahran’ın soğuk-sevimsiz yüzü. İrili-ufaklı onlarca fabrika, kente iyice yaklaşınca kenar mahallelerde sıra. İlgimi çekiyor, neye işaret ettiği takılıyor aklıma. Sokaklar şölen havasında; rengarenk bayraklar, flamalar, süslü ışıklarla.


hepsi inmiş görünse de
her trende bir yolcu mutlaka kalır

küçük İskender söylemişti kitabın birinde, sabahın köründe, aklımda gezintide.

06:00 sularında nihayetleniyor yolculuk. Bekleme salonunda çantaları toplama telaşı, ilk durak yine emanetçi.Bekleme salonlarının ortak özelliği aynı yöne çevrilmiş _otobüs misali_ koltukları, sürekli yayındaki İran televizyonları ve paslanmaz çelikten yapılmış fışkırtmalı su sebilleri.
Toparlanırken arkadaşım Ahmet Beyhan bilet almaya gidiyor, kalabalıktan alamayıp dönüyor; birlikte gidince bu sefer rengimden olsa gerek _turist olmanın dayanılmaz hafifliği_ önümde sıra eriyiveriyor (sonradan anlıyoruz arkadaşımı herkes Farsi sandığından kimse kolaylık göstermiyor); güvenlikçileri atlayıp gişeye geçiyorum. Gişede ağır makyajlı bir İran dilberi. Elle-kolla, yarım yamalak lisanla, sırıta sırıta İsfahan’a bilet işi halloluyor. Terminalin karşısından doğrudan giriyoruz Tahran Caddelerine.

Garantiye alıyoruz midemizi (et, et sulu çorba, şirini_pasta-tatlı kurabiye_ yemek istemediğimizden), bakkal destekli kahvaltımızı parkta yapıyoruz: çörekli, peynirli, içecekli. Bu kısmı bir parça önemli: İran'da yemek kültürü et üzerine kurulu; et yemeyenler ciddi sıkıntı çekebilir; sebze yemekleri de çok nadir, biz hiç denk gelmedik.
İran Havayollarının biletlerine ulaşamadığımızdan acentesine ulaştık, 08:00 gibi birlikte açtık.
Kulakları çınlasın, İranlı tombul bir dilber, elimde Farsça rehber, habire güldük bozuk aksanıma, kitaptan seçip bulduklarıma. Bir ara durum garipleşti, tombul kız karşımda dili dışarıda, hani korktum aslında, çeşitli kur'lar sonra, o göz süzüşler, ahenkli gülüşler, ikide bir örtü düzeltmeler, korktum o ara, hani ahlak polisi var ya, harici neferleriz ne de olsa.
Aradığımız ülke içi seferlere ulaşamadık, dönüş için Tahran-Tebriz bileti aldık, sağ salim dışarı attık kendimi_zi . (Tahran-Tebriz bilet: 256000 Riyal) Bank Melli'ye giriyoruz, Türk olduğumuz fark edilince müdürün yanındayız, Azeri müdür. Misafirperverlikte sınır yok, ne yapacaklarını bilemiyorlar ilgiden rahatsızız. Para bozdurabileceğimiz tek banka İran Merkez Bankasıymış. (kredi kartınıza güvenmeyin, hiç biryerde kullanılmıyor.) Kenti her şeyiyle yaşamak gerek, otobüsteyiz; erkekler önde balık istifi, hava deliği aramada; otobüsün bölünmüş diğer yarısında kadınlar boş koltuklarda. Merkez bankasında kağıtları imzalayıp paraları değiştiriyoruz, tabii Türkçe muhabbetler bitmiyor, unutmadan dolar, avro, sterlin dışında para tanınmıyor. Yakınlardaki İran Arkeoloji Müzesine gidiyoruz, İran'ın birçok yerinde karşılaştığımız tadilatlar karşılıyor gene bizi, giremiyoruz. Tahran'da onlarca müze var, çoğu kapalı. Etnografya müzesi, askeri müze, Tahran çağdaş sanatlar müzesi, ulusal müze, mücevher müzesi, halı müzesi, fotograf müzesi, İslam dönemi müzesi, Niyavaran Saray müzesi, ilk aklıma gelenler sade.

Cam ve seramik müzesindeyiz.

ismiLAZIMdeğil’i düşünüyorum,

hani acaba?

onu üzüp-ağlatmalarıma

yeter miydi

gözyaşı şişeleri.

yada bir-ikisi,

ama hangisi _unutmabeni çiçekleri miss_


Tahran sokaklarında makine fetiş'imi dizginliyemiyorum! Leica M tutkusuyla, onlarca ikinci el makine satan dükkana uğruyoruz, doğrusu sürüklüyorum peşimden arkadaşımı. Etkileyici bir düzen hakim, şeffaf naylon filmlerle kaplanmış makineler vitrinlerde mostralık. Zenith'in AF modelini görüyoruz, kullanılmamış, çiziksiz Canon AE1'ler, Nikon FM2'ler, Cosina'lar, Yashica'lar, Rollei'ler, Lubitel'ler. Tertemiz kullanılmamış makineler 150 YTL civarında. Objektifler, dijitaller, agrandizörler, biz de gazoz parasına filtreler. Sinema kültürünün gelişmişliğinden olsa gerek fotografı çok seviyorlar.

Güç-bela Sommayeh Caddesi'ndeki İran Fotografçılar Merkezi'ni buluyoruz. İran Fotograf Merkezi girişin bir yanında banyo-baskı, diğer yanında her türlü fotograf malzemesi, reflektörden kataloğa kadar var. Girişin karşısında sergi salonu bulunuyor. Merkez amatör-profesyonel herkese açık, 2000’in üzerinde üyesi var. Yeni başlayanlara kurslar düzenleniyor, üye olmak isteyenlerin çalışmaları bir yıl boyunca izleniyormuş. Merkez, üyelere fotografçı kartı çıkarıyormuş, her yerde rahat çekim yapılabilsin diye. Herkesin dosyası var; ödülleri, sergileri, çalışmaları saklanıyormuş düzenlice. Sergi ve gösteri zamanları, giderler merkezce karşılanıyor, burada indirimle banyo-baskı yaptırıyorlarmış. Hayranlıkla öğreniyorum. Merkezin karanlık odası, stüdyosu, eğitim merkezi, sergi salonu ve kendine ait bir binası mevcut. Kataloglarda ve karşılaştığımız fotoğraflarda belgesel fotografın ve savaş fotograflarının ağırlığı hissediliyor.

En keyifli yerdeyiz Bazar-ı Bozurg_kapalı çarşı_. İlk şaşkınlığı atmaya çalışırken üstümden, ezecekmiş gibi geçiyor yanımdan arka arkaya el arabaları. Bedestenler halinde düzenlenmiş kapalı çarşıda her iş kolunun kendine ait mahallesi var; bakliyatçıları, tuhafiyecileri görüyoruz biz. Merkezdeki sokaklardan uzaklaşıp yan yollara girince çaycılar, kalyan çekenler karşılıyor bizi. Geleneksel üretimin, zanaatların yanında teknolojik ürünler, her türlü batılı marka mevcut. Kilometrelerce sürüyor sürprizlerle çarşı, araç geçmiyor. Böyle olunca el arabalarına düşüyor çarşının yükü, onlar da karıncalar gibi çalışıyor. Çarşının kayıtlı tek aracına denk geliyoruz, itfaiye arabası geçiyor güç bela.
Ara yollar kimi zaman mescitlere, küçük avlulara götürüyor. Dikkatimi çekiyor, Müslümanlar arasında camii, türbe, v.b. mekanlara saygıyı en çok biz gösteriyoruz herhalde;

Yatanlar, yemek yiyenler, sohbet edenler, çocuğunun bezini değiştirenler, v.b. ile karşılaşıyoruz çokça. Merkeze dönmek için ara sokaklara sapınca eski bir camii daha görüyoruz. Önemsiz, "bunu da gördüm!" çekimleri yapmaya çalışırken engelleniyoruz ilk ve son kez. Hangi düşünceyle kayıt altına almamızı engelliyor yaşlı adam, merak ediyorum doğrusu. Ne tür bir sahiplenmedir, konuşamadığımızdan canım sıkkın, uzaklaşıyoruz.

Kebapçının birine oturmaya çalışıyoruz kelimenin tam anlamıyla, kutu kadar dükkan, sahibi Azeri. Lezzetli kebapları tüketip zorla para veriyorum, adam para almak istemiyor. Birçok yerde daha ilgimizi çekiyor kebapçıların-lokantaların küçüklüğü, acaba sistem kaynaklı mı diye sesli düşünüyoruz.

İran'da islam devriminden sonra doğum kontrolünün yasaklandığı söyleniyor. Nüfus devrimden önce 18 milyon civarındayken, savaşlara rağmen şimdi 70 milyona dayanmış. Tahran'ın o karmaşık, o akıllara zarar trafiğini anlatmaya gerek yok herhal, yanımızdan tek tekerleği havada geçen bir motorsikletli için "ekstaziyi alıyor öyle piniyor" diyor taksi şoförümüz, inanmamak elde değil.

Ferdovsi Meydanı'ndayız, vakit akşam; herkes sokaklarda. Ferdovsi Bulvarı civarında lüks mağazalar, kafeler, restoranlar hınca hınc dolu. Tahran'daki kızların neredeyse % 80'inin burunları yapılı, kimi yüzü sarılı dolaşıyor. Başörtüleri mendil kadar, sade enseleri görünmüyor. Parklardaki çiftlerin hali trajikomik, kızlar banktan düşecek gibi en uçta, erkekler bitişiğinde yakın olma çabasında, tabii temas yok.

Belediye otobüsü için ayrılmış boş şeritte gidiyor otobüsümüz duraklamadan, otobüsten başka aracın kullanamadığı şeritler bunlar, nadir de olsa hızlı hareket şansı sağlıyor.
Akşam yorgunluğuyla hatrımda; gün boyunca saydıklarım 1-2-3-4-5-6-7-8 ve 9. Sadece 9 tane molla gördüm, neredeyse tüm gün yürüyüp çok farklı yerlerde bulunmama rağmen. Oysa gitmeden, duyduklarım, okuduklarım, düşündüklerimden çok farklı, öğrendiklerime ek: uzaklara taraf olmadan bakabilmek gerek. İstanbul'u düşünüyorum, televizyonda son dönemde gördüklerimden sonra.

İzmir'in Basmanesini andıran gar yakınındaki lokantadan yağlı bir Chelo kebapla akşam yemeğini sonlandırıp biniyoruz trene, 22.40 gibi İsfahan yolculuğu başlıyor. Tebriz-Tahran yemekli-yataklı 13900 Tümenken 4 kişilik kompartımanda; Tahran-İsfehan 3900 Tümen 6 kişilik yataklı kompartıman. Hadi ve Rahim yol arkadaşlarımız, birbirimizi tanıma çabasıyla şekilleniyor muhabbet. Hadi üniversiteye gidiyor İsfahan'a, arkadaşı da yoldaş ona. Türkiyeden Zibil_Sibel_ Can ve Mahsun Kıırmızıgül'ü seviyorlar. Rahim'in fönlü saçları M. Kırmızıgül'ün eski halleri sanki, Hadi'nin serçe parmağının tırnağı uzun, törpülenmiş, tanıdık geliyor bu küçük şeyler. Kelimeleri tokuşturuyoruz ortak şeyler bulmak adına, evli misin diyor Hadi. Bekarım diyorum, "Tek-i tenha" diyor, gülüyoruz. Bir ara kompartımanın beşincisi geliyor, kapıyor en üst ranzayı, 2-3 ceviz bizlere sus payı. Gecenin ileri bir vakti, selamsız bandosunun biri, yarım metre üstümdeki ranzayı açıp yerleşiyor, garipsiyorum iyice. 05:00'da varırız dedikleri İsfahan'a 06.40 sularında ulaşıyoruz. Tren yolu bitiyor.

İki otobüs bekliyor yolcuları, ücretsiz terminale bırakıyor. Kentin girişi inşaa halinde, iş makineleri işliyor. Hemen Şiraz'a bilet alıyoruz. Saat 17.15'te Şiraz'a hareket edip gece 01:00'de otele yerleşip duş ve sabit bir yatak hayalimiz. Yanımıza ilk gelen taksiciyle anlaşıyoruz, saati 2500 Tümenden şehri gezdirecek bize.

Safavilerin efsanevi başkenti çölün ortasında serap gibi. Modern, temiz, düzenli, yemyeşil bir kent, trafik Tahran'a göre çok rahat. İsfehan'ı ikiye bölen Zayende Nehri ilk durağımız. Nehir üzerinde eskiden kalma 6 köprü var. 1602 yılında yapılmış Siosepol kentin sembollerinden, Farsça 33 sütunlu köprü demek, diğer ismi mimarından: Allahverdi Han Köprüsü.

Şiirsel bir söylenişi, hoş bir akışı var Si-o-se-pol'ün.

Taksici Türkçe bilmiyor, doğal tarih müzesi sonraki durak. İlk insan çizimlerinden kuşlara, böceklerden balıklara, tarihten coğrafyaya birçok şeyi bir arada gösteren yerel öğelerin pek bulunmadığı özel bir müze, görmeden geçmek pek bir şey kaybettirmez herhalde.

Yürüyerek hemen yakındaki Chehel Soton'a (40 Sütun) gidiyoruz.

Sedef kakmalı tavanın ışıltısıyla süzülüyoruz içeri. Burası Şah Abbas tarafından 17. yüzyılda konuklar için yaptırılmış. Duvar ve tavanları savaş ve antlaşmaların tasvirleri süslüyor. Tasvir edilenlerle izleyenler o kadar farklı ki, bu kadim kültüre yakışmadığını düşünüyorum.

Gül'ler içindeki bu köşkün girişinde bulunan yirmi ahşap sütun taşıyor tavanı. Sütunların havuzdaki aksiyle 40 Sütun _Chehel Soton_ oluşuyor.

Farsiler ören yerlerini hiç boş bırakmıyor.

Meydan-ı İmam'a geçiyoruz yürüyerek. Burası için dünyanın en büyük meydanı deniliyor. Bir zamanlar ismi Şah Meydanı iken, şimdilerde İmam Humeyni Meydanı deniyormuş.

Büyük bir çarşı, ahşap sütunlu saray, iki camii ve yüzlerce dükkanın bulunduğu bu meydanın ortasında büyükçe bir havuz bulunuyor. Etrafını faytonların seyirlik güzergahı oluşturuyor. 1979 yılında Unesco'nun dünya kültür mirası yerleri listesine alınmış.

Kakh-ı Ali Gapu; Ali'nin kapısı. Altı katlı ve meydana hakim konumuyla kraliyet ailesinin meydandaki şenlikleri izlediği yer. Ahşap tavan işçiliği adeta büyülüyor izleyenleri.

Mescid-i İmam; turkuaz renkli çinilerle kaplı, ancak hala restorasyon çalışmaları devam ediyor. Çinilerin farklı ışık koşullarında yaydığı ışığı anlata anlata bitiremiyorlar, havanın azizliği_güneş tepede kabak gibi_ biz pek bir şey göremiyoruz. Camii'ye giriş ücretli, namaz saatlerinde ziyaretçiler çıkarılıyor.

Minaresiz olan ancak kubbesi daha süslü görünen Şeyh Lütfullah Camiisi aynı zamanda Kadınlar Mescidi diye bilinirmiş. Nedeni Ali Gapu'daki saltanat hareminin ibadetine ayrılmış olmasındanmış. Kadınlar ortalıkta görünmesin diye yer altından mescide ulaşan bir tünelin varlığından bahsediliyor.

Şah Abbas 1721'deki Afgan işgaline kadar ülkeyi buradan yönetmiş. İsfehan Şah Abbas'ın kenti olarak geçer, istediği gibi şekillendirdiğinden kenti.


Konuksever İran'lı kızın fotograftaki gülüşüyle ayrıldık Mescid-i İmam'dan. Kapalı çarşıda nakkaşlara_musavvir_(minyatür resmeden) takıldık, resimlere daldık, ardından Munar Junban yolundaydık. Saat 14:30-15:00 sularıydı, kapıda kalabalık, sallanan minareleri görme telaşında. Memur, istirahat vakti diye kimseyi almıyor, geleni gönderiyordu. Çabalarımız boşaydı, memur kapıyı açtı, uzaktan 1-2 kere deklanşöre bastık, çıkarıldık. 14. yüzyılda yaşamış Ebu Abdullah'ın türbesi burası, küp şeklinde bir yapı. Bir mühendislik hatası nedeniyle minareler sallanıyormuş. Yabancılar toplanınca görevli yada bir genç minareye tırmanıp sallıyor, zangır zangır titriyormuş minareler, sallanışını göremedik anlatılanlarla avunduk sade.

İsfehan'ın sakin, huzur dolu sokaklarında dolaştık. Siosepol köprüsüne geri döndük, çevredeki birkaç parkı görmeye vaktimiz yetmez diye. Köprü ayaklarındaki çayhaneler İsfehanlılar'ın vazgeçemediği dinlence yerlerinden.

Günlerdir aklımdaydı, hep karşılaşmayı bekledim çarşı-pazarda, göremedim. İran da göçerlerin dokudukları resim desenli halılara gabbeh denir. Destanlar anlatılır; aşktan, kervanlara, bozkırdan avcıya her şey resim olur işlenir. (Mohsen Makhmalbaf’ın aynı isimli _GABBEH_ meşhur filmi de bu vesileyle şiddetle önerilir.)
Gerçeküstü figürlerle bezenir kimi zaman, dili olmayan renkler, nelere işarettir kimbilir. Her renk bulunur onda; minimalist! görünür şehirliye, ‘mistik soyutlama’ hani deyim yerindeyse!

Neoplastisizm denen De Stijl’in sanat anlayışı diyor ya kitaplar 1917 de P. Mondrian ve T. Van Doesburg tarafından temel renkleri ve ana geometrik biçimleri kullanan tasarım tavrı, göçerlerde görmeden duymadan yansımasını buluyor nicedir.
Yüzyıllar öncesinin dağların, bozkırın bilgeliği bu; kim kimden etkileniyor, kim kimi horgörüyor-küçümsüyor medeniyetle-çağdaşlıkla sorguluyor; neyse, nasılsa herkes biliyor.

17:15 Şiraz otobüsünde dökülüyor notlarıma, sonra kayboluyor.

_2. bölümün sonu_

website hit counter
Download a website hit counter .