Tuesday, May 15, 2007

13 Mayıs 2007 İzmir Cumhuriyet Mitingi, yorumsuz bir ileti

----------------------------------------------------------------------------------


----------------------------------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------------------------------


video_video_video_...


http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=-8046043887706074883&hl=en


video_video_video_...


----------------------------------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------------------------------


video_video_video_...

http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=1821843882149441895&hl=en

video_video_video_...

----------------------------------------------------------------------------------

Sunday, January 21, 2007

At alırsan yazın, deve alırsan güzün, avrat alırsan gezin ha gezin._TİRE 2-SON


Allahümme pirden, kendini sakın kelinen körden, topal da geliyor çekilin yoldan

Lömbürt - lömbürt - lömbürt

önce gezinen tok sesi lömbürdek’in; ağır aksak yaylanarak ilerliyor, önünde deveci. Tire'den Ali Derya ağabey anlatmıştı; geçenlerde Tire'de biri urganın ucunda nazlı nazlı salınan devesiyle, kulaklarına davul sesi çalınmış, tee garajın oralarda bir yerde. Deve kulak kabartmış davulcunun sesine; yolun ortasına apışmış kalmış, arabaların içinde.

Deveci kızgın: HA DEVE - HA DEVE – HADEVE

Yol tıkanmış, zabıta şaşkın, uyanığın biri koşmuş aparmış davulcuyla zurnacıyı birlikte; çala çala yürütmüşler baygın bakışlı deveyi de. Bizse çok sevgili derneğimiz İFOD ile deve güreşi turlarına çıktık bu sene düzenlediğim birkaç gezide. Izgara, rakı kokuları arasında; ibadullah çığırtkan, çalgıcı her yanda; tabii ayrıntılı anlatı deveciler özel sayısına ;-)

Şehre geldik gayrik, gayrik demeyem gayrik, indi dolmuştan teyzemler; İbn-i Melek Türbesine yollandılar.
Deey orda; türbenin karşısında, Tire'nin tek deveci çizmesini yapan Recep Usta yok dükkanında. Bir eksi daha bana! Salıları kurulan Tire'nin tüm sokaklarına yayılan pazara da gidemedik, sabahın köründe yapılan pazar duasını göremedik ya süzülüyoruz sokaklara; H. C. Bresson'a kalırsa çanta hırsızları gibi hızlı olmalıyız ne de olsa.

Atasözü, deyim bilenden zarar gelmez derler; deyimleri severim yerde-gökte takip ederim. Yaşamın hay-huyunda gözden kaçanlara küçük bir örnek, Tire’den ama yapanı taa İtalya Venedik’ten.

Fotograftan okunmuyorsa yakın gözlüklülere ek;

“ SALLANMAZSA BİR DAL… BİR YEŞİL YAPRAK…
ÖKSÜZDÜR O TOPLUM; YETİMDİR TOPRAK!?
Mustafa Dinletir
MUSTAFA DİNLETİR
VENEDİC-ITALIA.
2002 “

Dön baba dönelim meydanları turladık, görüntülemek için karambolü Alay Parkı'na vardık.

Karambol sade Tire'de oynanıyor. İspanyol kökenli Musevi azınlıktan miras olduğu sanılıyor. Biraz bilardoya benziyor. Istaka yerine parmakları kullanıp, şimşir ağacından yapılan meşelerle 4 x 12 m. beton üzerinde iki veya dört kişi oynuyor. Sahaya dizilen lek denen ince tahtacıklar meşelerle devrilmeye çalışılıyor. Olmadı, rakibin meşesini vurarak puan alıyorsunuz. Keyifli bir şamata.


Bekliyorum hangi karambolcüler kaybedecek de mevlit yapacak diye. (Mevlit yapmak; kaybedenlerin izleyen herkese çay ısmarlaması) Bu geleneksel oyunu yaymak adına dernek kurulacağı ve sahaların artacağı turnuvaların düzenleneceği söyleniyor.

Mevlit okunuyor bize yol görünüyor. Ara sokaklardayız.

Karşıdan gördüm yeşil türbe, içine girdim estağfurullah töbe.


Koca dayı anlatıyor kestanesi meşhur Güme Dağlarını; serde dağcılık var ya ilgiyle dinliyorum.


Görünce, aklımda kalacağına filmde kalsın dediklerim bunlar da.

Yularcı;


semerci;


keçeci de sona.



Preste dövülen keçenin sesinde sıra. Kaptırıyorum kendimi dövülen keçenin sesine, kokusuna. Akıl tasımda sanki ara ara Kula'da diziyle-göğsüyle keçe döven usta, keçeye karışan sesi-soluğuyla.


Tabii tüm ustalara denk gelemedim; mesela kabak kemane yapan ustaya selam veremedim.

Ama hikaye-söylencelerle hep eğlendim.
Kanuninin lalası Kasım’ın rivayetine göre;
“Günün birinde bir köylü, atını sırtında yüküyle bekletirken, kendisi oturmuş rahat rahat yemeğini yiyormuş. Sultan Murat bu manzarayı görünce aniden durmuş ve köylüye, atın önüne arpa koymasını ve hayvanın sırtından semeriyle birlikte yükünü almasını; at yemini bitirinceye kadar da yükü kendi sırtında taşımasını emretmiş.”

Bir başkasınca;
Osmanlıda hazinenin bir köşesinde ilk bayrak bulunurmuş; küçük bir direk üzerinde eğrilmiş, bozulmuş bir hilalin altına asılmış iki tane kurumuş, beyaz at kuyruğundan ibaret. Eski direk tahtası itina ile yağlanmış, uzun kuyruk kılları taranmış. Osman Gazi’den çok önce, kabile reislerinden birinin, muharebede sancağını kaybetmesi üzerine, hemen oracıkta atlardan ikisinin kuyruğunu keserek yaratmış olduğu “bayrakmış.”

Yavuz Sultan Selim’in oğlu Kanuni Sultan Süleyman’a son sözleri;
"Bir Türk er, atını ve eğerini terk edip sedir üzerinde oturmayı tercih ederse bir hiç olur, bir hiç!" miş.

Eskiler söylerdi; bir mıh bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir komutanı, bir komutan bir orduyu, bir ordu bir ülkeyi kurtarır diye. Mıh-nal-nalbant derken at; nerede at orada yat !

Yıldız Çiller’e varıncaya geldi bir bir aklıma. Selam-sabah dedik, hasbihal ettikten sonra girdik dükkana. O ara gözüm hemen duvarda:

Ağzım kulaklarımda, aynı atadan ortak sözler derler ya;

Kuş qanatın, er atın
“ Kuş kanadıyla, erkek atıyla”

At, mingendiki; ton kiygendiki,
Ayal, tiygendiki; er, eldiki.
“At, binenin; elbise giyenin,
Kadın, değenin; erkek halkın.”

açtım, baktım kitaplara.

Caman attı mingençe,
Cöö cürgön artık.
Caman katın algança,
Boydok cürgön artık.
“Kötü ata binmektense,
Yayan yürümek yeğdir.
Kötü kadın almaktansa,
Yalnız yaşamak yeğdir.”

Kırgızlar da rastladım en yakın atalar sözlerine.

Arpa bersen atka ber,
Kütür kütür çaynasın.
Kızdı bersen caşka ber,
Kuçaktaşıp oynosun.
“Arpa vereceksen ata ver,
Kütür kütür çiynesin.
Kızı vereceksen gence ver,
Kucaklaşıp oynasın.”


"Atın yorgunluğunu yem, yiğidin yorgunluğunu dem alır" dedik; o kalender Yıldız Ustaya el edip, devam ettik.


Semerin, urganın, keçenin, yuların, hasırın, nalının yapılışına rastgeldik, son hikayeleri dinledik.

Öğrendim ki; Anadolu'da; at murat, katır devlet, eşek kısmet, deve gurbettir.



video

Camiinin kuytusunda dinlenip şehre dönmeyi düşünürken gelen müzik sesini takip ettim, e Tire'yi de nihayetlendirdim :-)

Friday, December 15, 2006

Yar dediğin ya tam sevmeli yada İbiş'in Keranesi; Tire _1

Sabahın kör vakti, pazar gününün tenhasında çıkıyoruz yola. İzmir’in güneydoğusuna, yaklaşık 80 km uzağa yolculuk. Tire’nin kuzeyinde Küçük Menderes Ovası ve Bayındır, doğusunda Ödemiş, batısında Selçuk ve Torbalı ilçeleri, güneyinde ise Aydın Dağları ve Aydın ili çevrelenir.
Puslu, soğuk sokaklardan başlıyoruz dolaşmaya. Yamaçtaki evlere doğru seğirtiyoruz. İs kokuları arasında fotograf sevdasında üç kişi, çekecek birşey yok gibi geliyor bana, bakınıyorum. Patikayı tırmanırken incir ağacının dallarıyla küçük bir mücadele sonrası yüksekten panoramik Tire. Fotograf makinemde film ilerlemiyor. Tabii anıt levhası asılı envanter numaralı ağaçları bir bir geçip Tire'nin yamaçlarında geziniyoruz. Küçük köy bakkalı, anılarıma sürüklüyor girişte bulunan kocaman tahta ekmek dolabıyla. Küçüklüğümde yarı belime kadar sarkıp ekmeklere ulaşma çabamla. Bahçelerde odunlar kırılıyor; çaylar sıcak, kahvaltı hazır. Makinelerin metalinin soğuğu rastgelirse fotograf olacak mantığıyla, işte ilk fotograf: Hacı Murat karşımda.


İs kokulu- kesme taş döşeli sokaklarda ilerlerken, atını çeken çıkıyor karşımıza, koşa koşa aşağı iniyorum; güzel bir belge, fotograf burada.
Çeşme seyirlik hani; su yalağı, üstü çelenkli bir Roma lahiti; Anadolu işte bu :) dedirten cinsten yani !

Tire'de; Hitit, Frig, Lidya, Pers, Helen, Roma ve Bizanslılar hüküm sürmüş. Tire konum itibariyle Efes'le Sardes'in tam ortasında. Efes, Tire, Bozdağ, Sardes hattı o dönemin en önemli ticaret yolu.

Tire tarihçi Pachmeresin deyimi ile "Keşişler Yöresi", Serafeddin Zafernamesinde "Rumun Meşhur Kenti", Evliya Çelebinin Seyahatnamesinde "Şeh-ri Muaz-zam Tire" olarak adlandırılan bir beldedir. Katip Çelebi (1608-1656) Tireyi "Eski Taht Şehri" olarak nitelendirirken, ünlü gezgin İbn-i Batuta'nın "Ahi Kenti", 1908 Aydın Vilayeti Salnamesinde ilçe "Ulemalar Yatağı" olarak geçmektedir.

Merkeze dönüş yolunda bu sefer tek atlı iki orman korucusu çıkıyor karşımıza. Kaçak ağaç kesimlerini engellemek adına dağlarda dolaşıyorlar kumaş ceket-pantolon, tüfekler omuzda. Gene bir anda ulaşıyor aklıma; Dün dağlarda dolaştım evde yoktum şiiri ve çobançantası deyişiyle şiirin o korkunç çocuğu İlhan Berk, sunturlu bir selam ona.
Eski ama bakımlı, sarı boyalı Tire evinin önünde anı fotografları, ek; göndereceğiz deyip gönderilmeyen fotograflara.

Yolun ayırdında bakkal, sağa yada sola; solda ilk ev; ilk avlu daha doğrusuyla. Eski bir arasta mı yoksa han odaları mı yada ?
Dışarıdan çit-duvardan bakarken altı eşofman-üstü atlet, dağınık saçlı, akşamdan kalma 50'li yaşlardaki adam buyurrr ediyor yada davetsizce dalıyoruz bir anda. Kolları göğsünde bağlı hararetle anlatıyor birşeyler, konuşulanların farkında değilim. Aklı evvel kızı yıllanmış zeytin ağacının arkasından izliyor, bir ara sinirleniyor anlatan; nedensiz eli cebinde, silah çıkıyor birdenbire, homurdanıyor birşeyler, farkında değilim adamın karşısında; oyuncak sandığım silahın az ötesinde. Kız kaçıyor, annesi de kayboluyor o ara. Ortam gergin, fotograf çekmeyi düşünürken korkudan kapının önündeyim.

Ara sokaklardan birinde top peşinde, küçük efe. Topunu aldığımızı görünce celallendi, bu küçük fotograf şekillendi.

Seneler önce yine Tire'de daha tezgahlar sokağın göbeğinde... Urganların dayanıklılığına gelince, Fatih Sultan Mehmet İstanbul'un fethinde gemilerini karadan çektirirken Tire'nin urganlarını kullandırtmış sağlamlığı sebebiyle.

Eski evlerin mihmandarlığında ilerliyoruz, salkımlı sarıkavak _çınar_ ağaçları arasındaki Derekahve'de mola. Küçüklükten beri çay-kahve sevmem, sigara içmem; bu küçük durakta kayboluyorum bir anda. Tarifler ulaştırıyor, kapalı kapılar ardında Tire'nin ender urgan yapan birkaç ailesinden biri karşımda. Çıkrık sesine kaptırıyorum kendimi, urganın o keskin kokusuyla.

Buyurr, birşeyler ye diyor teyzem, bu etkileyici ritüeli bozmamak adına sıralıyorum teşekkürleri ardı ardına. Ne de olsa, tarananın tokluğu, şeherlinin dostluğu az olurmuş. Teyzemin, sana Tireden kız alalım, nazik teklifini de kibarca geçiştirip dönüyorum arkadaşların yanına. Kandırıkçı, kaçak; neler çektin bizden habersiz-gizli sitemleri arasında.

E saat öğlene durunca, Tire'nin meşhur köftesini bilmeyen yoktur kanımca, ya lorlu karadut tatlısı? Bu müthiş tad'dan mahrum kalmayın aman ha. Kavun çekirdeğinden yapılan şekerli-serin sübye'yi içmeden gitmeyin.

15. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar tam üç yüz yıl boyunca Tire, Osmanlı İmparatorluğu'nun darphanesiymiş. İmparatorluğun paraları burada basılırmış, hatta dünyaca meşhur koleksiyonlarda örnekleri varmış bu paraların. Yine bu dönemde tam 41 camiinin yapıldığını öğreniyorum, her 40 metreye bir cami düşüyormuş neredeyse. Yıkık arastalarda boş bakışlar ve fotografı zorlamaca, espri yoksa fotografta yok, biraz unutabilsem makineyi yanımda.

Tire'ye her gittiğimde mutlaka uğrarım saraççı amcamın yanına, fotograf da _tesadüf_ pazarlık anında.

Seneler önce bir cumartesi (her deyişte aklıma gelir B.Baykam Boyanın Beyni kitabıyla. Her günü cumartesi gibi yaşamak, güzel bir hayal peşisıra.) 4-5 kişi fotograf grubundan Eller Ekmeğe Doğru konulu sergi çalışması için Tire'de urgancılarla. Cep telefonu yeni yeni kullanılıyor daha o ara. Eşek ŞAKAAASI yapacağım ya, ismilazımdeğil'in günlük teftişine gelince sıra seslendim "İbiş'in Keranesine giriyorum", demeye kalmadı kapandı telefon 3-5 gün çalmadı ardı sıra. Tahmin edildiği gibi İbiş'in Keranesi-Karanesi-Karhanesi, urgan yapılan iş'lik sonuçta!


Osmanlılar döneminde Tire'de bin civarında urgan tezgahının olduğunu biliniyor. O kadar ustalaşmışlar ki, tüm Osmanlı Donanması'nın halatları Tire'den gidermiş. Şehir uzun yıllar Kendir vergisinden muaf tutulmuş. Günümüzde neredeyse hiç olmamasına rağmen bir dönemler dönüm dönüm kendir ekilirmiş. Ağustos sonlarında biçimi yapılır, desteler halinde havuzlara yatırılırmış. Sonra bu demetler açılarak yeniden kurutulurmuş ki böylece soyma tavına gelebilsinler. Sonra çiftçiler bunları pazarlarda satarlar ve bu sapları satın alan urgancılar da bunları tarayarak lif lif ayırır ve makaralarda arzu ettikleri kalınlıktaki urganı elde etmek için bükerlermiş.
Hep şiirsel bir tad bulmuşumdur köy isimlerinde. Hani okuyup bir deneseniz siz de: Akçaşehir, Akkoyunlu, Akmescit, Akyurt, Alacalı, Alaylı, Armutlu, Ayaklıkırı, Başköy, Büyükkale, Büyükkemerdere, Büyükkömürcü, Cambazlı, Çayırlı, Çeriközü, Çiniyeri, Çobanköy, Boynuyoğun.


Tire'de hasırcılık Boynuyoğun köyünde yapılmaktadır. Köyün, 14. yy. da kolonizatör Türk Dervişlerinden Kızıl Deli Sultan takma adlı ünlü Seyyid Ali Sultan tarafından kurulduğu düşünülecek olursa, bu el sanatının tarihsel kökeni konusunda önemli ipuçlarına sahip olduğu görülür. Konut ve kırsal kesim yazgısı olan hasır, köyde kadınlar tarafından dokunur. Hasır, bataklık bitkisi " saz " dan dokunur. İnce ve kaba hasır olmak üzere iki çeşidi vardır. Hasırın hammadesi saz, Tire Belevi Gölü'nden sağlanır.

Tire'de keçe, Tire Ödemiş ve Bayındır koyunlarından elde edilen yünler ile yapılmakta. Genellikle kuzunun ilk kırkımı olan yününden iyisi, koyunların ikinci kırkımı olan ağustos yününden ikinci kalite olanları yapılır. Sulak yerlerde büyüyen kuzuların yünlerinin keçe yapımında iyi netice vermediği , kurak yerlerde büyüyen kuzulardan elde edilen yünlerin makbul olduğu, bilhassa 3-4 aylık kuzuların yünlerinin keçe yapımı için ideal olduğu ustalar tarafından söylenmektedir. Tanınmış başlıca motifler: Kafes, Dama, Baklava, Göbek, Kertik, Gülbadem ve Keçiboynuzudur.

" Odysseus öküz derisinden bir tolga geçirdi başına,
Kayışlarla iyice gerilmişti tolganın içi,
Dışında bir yaban domuzunun ak dişleri,
Çepeçevre, sık sık, ustaca dizilmişti,
Dibine de keçe döşenmişti."

Homeros, İliada.

Thursday, November 16, 2006

On derviş bir kilimde uyur, iki padişah bir iklime sığmazmış; İran-3_son_

Şiraz, İran'ın ortagüney kesiminde Zagros Dağlarının arasındaki 1486 m. yükseklikte bir düzlüğün üzerinde yer alır. Şarabıyla tanınan Şiraz hem tarihsel bir yerleşme; bahçeleri, türbeleri ve camiileriyle ünlü çağdaş bir kenttir.
Otobüste notları karıştırmaktan yolu görmüyorum, yol geniş ve düzgün. Yol deyince, İran'ın gittiğimiz dört kentinde de yolun her iki tarafında bulunan yarım metre eninde, şıldır şıldır bazen temiz, bazen kirli akan üstü açık su yollarına anlam veremiyorum. Su kanallarının, dağıtım şebekelerinin eski olduğunu biliyorum belki, bu da Qanat'a işaret diye düşünüyorum, fotograf İsfehan'dan, yol notlarından.



Başımı kaldırınca, sol arka koltukta ablası, annesiyle dedesine ziyarete giden Ahmad'ın; kuru incir ikramı tanışmamıza vesile. 13-14 yaşlarında cin gibi zeki bir çocuk. Bilgisayar oyunlarından Persopolis'e, futbol'dan şiire, İran da sinemadan kitaplara konuşuyoruz gece yarısına dek, molada ablasıyla tanışıyoruz. Ablası Nazenin'i görünce ilk elde aklıma Frida Kahlo geliyor, kaşları dolayısıyla. Hoş, zarif bir kız; duru bakışlı, utangaç tavırlı; ismi de nazik anlamına geliyormuş herhal. Çay-kahve molasında Rani, küp küp kesilmiş meyve parçacıkları dibinde saklı, güzel bir meyvesuyu, yeni tatlara ek. Sohbet koyulaşıyor otobüste, tüm gece “Sör” deyişleri arasında sorular soruyor, yalap-şap İngilizcemle cevap vermeye çalışıyorum, o da takıldığı yerde ablasına danışıyor. Farsça, bilgelik üzerine bir kitap hediye ediyor, Türkçesi 'Kurbağa' kitabın. Bir aralık uykuya dalıyor Ahmad, sessiz sürüyor sonra yol. Unutmadan yolda; 100-150 km.de bir rutin araç kontrolleri, bu amaçla barikat döşeli geçiş noktalarında. O aralık küçük bir ihtiyaç giderme molasında sonsuz karanlıkta çömelenleri görüyorum, ayakta işemek sağlıksız ve kötü onlarda.
Gece 01.30 gibi Şiraz terminalindeyiz, taksiyle otel bakıyoruz. Kerim Han kalesinin yanından geçiyoruz, heybetli görünüyor ışıklamasıyla Orta Asya’daki kumdan kaleler gibi. Kişi başı 25 dolar’a oda-kahvaltı gayet güzel ve temiz bir oteldeyiz. Sabit yatabilmek güzel :) 07:00'de kalkmayı planlarken 08:30 gibi ayaktayız. Lezzetli bir kahvaltı sonrası kuşbakışı otel odasından gezi planını yapıyoruz.


İlk durak Arg-e Karim Khan _Kerim Han Kalesi_

Şiraz; Selevkoslar, Partlar ve Sasaniler döneminde önemli bir yerleşmeydi. 13. yüzyılın başlarında Moğollar kentte Yeni Camii'yi ve Bag-ı Taht kalesini inşa ettiler. Zamanla Cami-i Atik, Şah Çerağ Türbesi ve Büyük Kütüphanesiyle (sonradan medrese;1615) Bağdat'a rakip bir İslam merkezi durumuna gelen kenti Timur iki kez (1387, 1393) işgal etti. 1724'te Afganlar tarafından yağmalanan Şiraz daha sonra Zend hanedanının (1750-94) başkenti oldu. Hanedanın kurucusu Vekil Kerim Han Zend kentte birçok zarif yapı inşaa ettirdi. Eski kentte yer alan bu yapıların arasında Kerim Han'ın anıtmezarı ve cezaevi olarakta kullanılmış olan İçkale Arg ile Vekil Çarşısı ve Camiisi sayılabilir.

Kaleyi gezerken tarihten Şiraz ve İran fotograflarına rastlıyoruz. Örnekte dikkatinizi çeken Zulhanelerden bir pehlivan. Şaşılası bir kuvvete sahiplermiş. Zaman kısıtından bir türlü Zulhanelere gidemiyoruz. Akşamüstüleri, iş çıkışı esnaf örgütü gibi çalışan, üyelerinin deyim yerindeyse aletli jimnastiği dinsel ritüel içinde yaptığı yerler. Zulhanelerin bir kısmı ışıklamasından mekan tasarımına turistik yapıya bürünmüş, bir kısmıysa hala eski usül devam ediyormuş; özel izinle giriliyormuş bir kısmına. Yaklaşık 45 dakikalık kale turu sonrası hemen kalenin yanındaki turizm danışma bürosuna uğruyoruz. Harita, broşür ve güler yüzlü bilgiye kolay ulaşıyorsunuz.

İsfehan gibi Şiraz da kültür-sanat kenti. Yollar, yeşillerin arasında kitap. Çoğu şirin, şiir kitapları.

İşportacılar yürüyüş yollarında saf tutmuş, mevsiminde taneyle muz keyfini atlamamak gerek 150-200 Tümen'e. Kaleye 100-150 m. uzakta Zend Müzesi. Kümbetin içinde küçük bir minyatür müzesi. Uyarılıyoruz fotograf çekmememiz konusunda. Keçi sakallı huysuz ihtiyarın güveni sıfır; peşimizde kuyruk, geziyoruz kümbeti. Bahçesinde güller. Vakit olmalı Şeyh Sadi Şiraz-i'nin Gülistan'ını, Bostan'ını, Rubai'lerini okumalı huzurla kuytu bir köşede. Hissediyorum, gönül gözüm açık :P huzurlu kalbim-beynim. Şiraz'da gezmek büyük keyif. Hani sokaktan birini çevirsem yaşı 10-15 olsa dahi okur bana ezberden 8-10 şiir; öyle bir kent burası. Gezgin adımlarla bir sağa bir sola derken Vekil Çarşısındayız.

Oluk oluk insan akıyor. Çarşının doğu tarafındaki kapıda vaktim olsa da uzun uzun seyretsem diye düşünüyorum geleni-geçeni. Tıpır tıpır adımlarla Afganlı çocuklar geçiyor, annelerinin eteklerini çekiştirerek; annelerin yüzü maskeli, sahi özgün adı neydi?

Mehteran misali, üç ileri bir geri ilerliyorum, algılarım açık, doğudayım hissediyorum. Afganlı yarım akıllı bir kadın dadanıyor çocuğuyla; para istiyor, yüz vermeyince, Afganca-Farsça karışık küfürler uçuşuyor; esnaf farkında gülüyor. İran’da dilencilik yasak; Şiraz istisna. Sokaklarda yerden yüksek ayaklı teneke kutular yardım sandıkları; kırda, kentte, dağda, birçok yerde. Dileyen atıyor gönlünden kopanı, düzensiz aralıklarla toplanıyor, yardıma muhtaçlara iletiliyormuş; yeni bilgilere ek. Şiraz’ın sınıra yakınlığından olsa gerek: Afganlı, Pakistanlı konukları çok. Keşke Magnum'un İranlı meşhur fotografçısı Abbas da yanımızda olsa :) diye geçiyor aklımdan.

Kumaşçının ışıltı kumaşları göz kırpmaktan yorgun, yanındayız. Fotograf çekmek kolay görünüyor; renk, hareket, doku, insan, ışık, iyi-kötü bir içerik, birkaç şey var işte, habire yeni kareyi belirleme hevesinde. Labirent sanki; birinden diğerine, sonra ötekine geçip duruyoruz. Değeri kaçmasın fazla söze gerek yok, önemsiz birkaç fotograf eşliğinde Şiraz çarşıları mostralık onuncu molla ile sizlerle :)

İran da 90‘ın üzerinde dil konuşulmaktadır. Ancak devlet dili olarak Farsça ilan edilmiştir. Ülkede konuşulan diller, üç ana gruba ayrılmaktadır. Fars dilliler, Türk dilliler ve Sami dilliler. Bugünkü İran diye adlanan coğrafyada çok konuşulan diller Türkçe (Azerbaycan, Kaşkay ve Türkmen), Farsça, Arapça, Lor, Lek, Beluç, Gilek ve Mazenderan ve birçok küçük milletlerin dilleridir. Sevimli bir kız, iki ablasıyla gezerken buluyor bizi, mihmandarımız Farsi olunca gezinti de kolaylaşıyor alışverişte.

İran devletinin resmi rakamlarına göre nüfusun etnik yapısı tahmini olarak şöyledir: Farisiler %51, Azeriler %22, Türkmenler %2, Kürtler %11, Gilaki-Mazenderaniler %5, Araplar %3 (özellikle Basra Körfezi sahil şeridinde), Beluciler %3,(özellikle Pakistan'a komşu bölgede), Lur %3, Ermeni %0.2, diğer etnik gruplar yaklasik %2. Çarşıdan çarşıya derken ışıkla buluşuyoruz. Kapı da dümbelek benzeri bir çalgı satan Afganlılar. M6 durmuyor, müthiş keyif !

Kızlara anlatamıyoruz zengin olmadığımızı, kalkıp uzaktan geldiğimizden, turist kavramına pek alışık olmadıklarından olsa gerek büyütüyorlar gözlerinde. Kısa bir yürüyüş sonrası Şah Çerağ'dayız.

Şah Çerağ, Şiilerin sekizinci imamı Hazret-i Ali bin Musa Er-Rıza’nın kardeşine verdiği bir lakapmış. Türbesi ayna işlemeleriyle, alçı işlemeleri yazıtlarla süslü olup kapıları gümüş'müş.

Birkaç saat daha var yolculuğa, plan için parkta çimlerdeyiz. Yanımızda bir çadır. Hatırlarsınız, avrupa filmleriyle değiştik; onları parklarda çimlere uzanmış gördükten sonra çimlere basmayınız tabelaları kalktı ya, İran'da da benzer bir uygulama. Parklara çadır kurmayınız ! İlginçtir, resimli tabelalar dahi var, daire içine çizilmiş çadır resmi üzerinden geçen kocaman bir şerit! Tatil günlerinde herkes çadırıyla çoluk çocuk parklarda; özellikle dini mekanların, mesire yerlerinin yakınlarında.

Bunun yanında caddelerde, sokaklarda, apartman duvarlarında, reklam panolarında Irak Savaşı'nda şehit olanların resimleri. Bunca hüzünlü resmi sürekli görmek ne tür bir etki yaratıyor acaba? Kent_d_ine geçici bir yabancılaşma mı yoksa? (Irak, eylül 1980'de İran topraklarına karşı askeri harekete geçmiş. Savaş ağustos 1988'de imzalanan ateşkes anlaşmasına kadar devam etmiş.) Bu arada İran'da ezan sesi duyamadık, pek fazla da cami göremedik. Araştırma filan olsa İran'da camiden fazla okul var kanımca.

Vah bana vahlar bana ki aklı bir karış havada :) kızın sözüne kanınca, vaktimiz olduğu halde Sadi'nin dağın kuytusunda güller arasındaki mezarına gidemedik; geçerken gördük yolda sade.

Şirazla mücadelemizde açık ara gerideyiz. Hani aslında İranlı bir dilberden gül kokuları arasında Hayyam'dan, Sadi'den şiirler dinleyemedikten sonra "İran'ı gezdim!" nasıl denir? Zaten Persopolis'i görememek kayıbın ötesinde ayıp. Bagh-ı İrem_İrem Bağları_ Sadi'nin mezarı, Hafız'ın mezarı, Atik Ulucamii, Apadana_Darius'un özel sarayı_ sonra! Hüzünleri çoğaltmamak adına güneşi batırıyoruz kavun suyuyla.

Güneş tekerleği karanlığa daldı Şeyh Sadi Şiraz-i'yle, otobüsteyiz yine. Sessiz_tepkisiz_, muavine uyup biletli yerimizden kalkıyoruz; bir karı-kocayla yer değiştiriyoruz otobüste. Pencere kenarındaki koltuk altında kocaman bir havalandırma kutusu, sessizliğin bedeli sıkıntı-stres. Yol uzun: 715 km. Bir sen, bir ben değişmeli otururken dayanamayıp arkada boş bulduğum _boş derken sahibi yanı başımda uzanmış koridora_bir koltuğa oturuyorum, orta kapının ilk koltuğu. Sıkışmaktan bunalıp orada da, tutulmuş ayaklarım muavin koltuğuna sürüklüyor. Yanımda şoför: dağınık saçlar, alt çene uzun, bıyıkların ortası nikotin sarısı, karga burunlu, şahin bakışlı, vitese savuruyor elini; el yarım daire çizip hava da direksiyona konuyor. Arada direksiyonu bırakıp kaslarını gevşetiyor garip hareketlerle, fonda çığıran Tatlıses’e kayıtsız, istifini bozmadan duyuyor dinlemek değil herhalde. Hız göstergesinin üst kapağını çıkarıp ibrenin etkisini azaltıyor; ehliyet artık garantide. Dövecek gibi bakıyor yola, bizi sollayabilen araç olmayınca. Her aracın arka tamponuna yapışıyoruz hani toz alırcasına, sonra gecenin karanlığını yırtan iki havalı korna darbesi; kaçışıyor önümüzdekiler. Uçar gibi gidiyoruz kılı kılına geçişler, bazen bankete çıkıyoruz manevraları düzenleyen genel şartlar adına. Karanlık ve sarsıntıdan çekemiyorum fotografını bu nev-i şahsına münhasır adamın. Bereket molada şoför değişiyor, kalp atışlarımız normale dönüyor. Sabahçı kahvesi-lokantası gibi bir yer, gecenin bilmem kaçı, canım kebap istemiyor. Bitişikteki büfeden seçiyorum Chinood marka Tuna balığı konservesini. Bizdeki ton balığı konservelerinden daha leziz, 850 Tümen’e, 50 tümen de içeriden verecekleri çöreğe alıyor. 200 Tümen’e de ZemZem kolayla iyi gidiyor. İran, cocacola’nın ve mcdonalds’ın giremediği belki de tek yer. Orada içtiğim kolaların hepsi de gayet rahat içimli ve güzeldi, aklımda kalan markalardan biri de Booran kolaydı. Tok karnına rahat uykuyla geçiyor kalanı yolun, beden yorgun.

Evet doğru tahmin, soluğu gene emanetçide alıyoruz, sabahın 07'si. Kentleri yürüyerek arka sokaklarıyla dolaşmak gerek der, hani seyyah ağabeyler. Biz de halk otobüsündeyiz; sakız parasına biletler. Terimiz yabancı birinin terine karışacak ki izole olmadan halktan taksilerde, farkına varalım uzakların. Dağınık düşünceler dolaşırken belleğimde, küçük çaplı bir tartışma otobüste. Yaşlı adam, 23-25 yaşlarındaki genç adama söyleniyor, o da altta kalmıyor. Anlamasak da dillerinden, konu; gencin, kadınların tarafındaki girişte, en azından o bölmede durması, tabii otobüste boş yer yok. Herhalde yaşlı adam gençliğin giderek bozulduğundan, kuralları yıkmaya çalıştığından filan dem vuruyor, gençse dünya dönüyor-zaman geçiyor, siz neler diyorsunuz mu demeye getiriyor, günahı boynuma önemsiz paylaşıyorum.

Tahran’ın geniş caddelerinden, çilesi tarifsiz trafiğinden Azadi Meydanına ulaşıyoruz. Tüm görkemiyle Azadi anıtı, Pers İmparatorluğunun 2500. yılını kutlamak adına 1971 yılında yapılmış, zamanında büyük gösterilerin hep merkezinde yer almış bu ters Y harfini çağrıştıran müze anıt. Ters Y’nin üst kısmında müze varmış, aynı zamanda da tadilat; açık ağızla aşağıdan bakmakla yetiniyoruz. İran da çok yerde karşılaştık, ağır işleyen restorasyon çalışmalarına, doğu bir vakit harcama makinesi sanki; her şey telaşsız; trafik dışında :)

Üstüme üstüme geldi taşıtlar hepsi beni ezmek mi istiyor ne, kaçmalı bir yana, kaldırımdayım. Oktay Akbal'ın şiir yazar gibi işlediği romanından düşüyor usuma karşıya geçme telaşında. Türlü cambazlıkla meydanın etrafındaki otoyollardan geçip otobüs duraklarına ulaşıyorum. 500 Tümen’den birkaç CD, favorim Binyamin !
Türkiye’den S.Can, E.Gündeş, M.Kırmızıgül, İ.Tatlıses, v.b. en çok satıcılarda görülenler. Zamanımız hani az ya, İstanbul'da birkaç sene çalışmış Türkçesi güzel, yollardan bir haber, güleç yüzlü taksicinin yanındayız. Ferdovsi Bulvarı'ndan Tochal Telekabin'e_teleferik_götürsün bizi diye. Sora sora, güç-bela ulaşıyoruz çömez şoförümüzle. Yolda Büyükelçiliğe de uğruyoruz harita, Türkçe gezi rehberi v.b. verirler mi diye, Cuma resmi tatil diye elimiz boş dönüyoruz. Araçla kentin zengin Mahallesi Ferdovsi Caddesi'nde ilerliyoruz uzun süre.

Tahran, Farsça sıcak yer anlamına geliyor. Gerçekten de bunaltıcı bir hava hakim, her gördüğümüz yerde taze meyve suyu içiyoruz. Özellikle hurmalı, muzlu, az sütlü karışıma bayıldım, daha önce hiç bu kadar güzel bir tatla karşılaşmadığımı fark ediyorum. Tahranın etrafında nehir-deniz-göl gibi herhangi bir su kaynağı bulunmadığından sıcak ve kurak bir yapısı var.

Telekabine yaklaştıkça _serde dağcılık da var ya_ hayranlıkla izliyorum her yaşta dağdan dönenleri, markalı iyi durumda malzemeleri. 3957 m.lik Tochal Dağı'nın bir bölümüne kadar telekabinle ulaşım mümkün. Tochal Telekabinin kalkış yerine ulaşmak için atlıyorum otobüse, şoför Azeri para almıyor yine.

Birkaç km. sonra bileti alıp ilk telekabin durağına kadar yolculuk, Tahran’a tepeden bakış ve dönüş sonra. Kabindeki üç arkadaş Tahran Üniversitesi'nde okuyormuş, önce kötü gözle bakıyorlar abd’li misin diye, sonra samimi davranıyorlar, Türkleri seviyorlar. Şoförümüz resmi tatil olan cuma günü çoluk çocuğu da gezdirmek gerek diye ekiyor bizi kibarca. Azadi Meydanı'nda taksi dolmuşun birine biniyoruz, boş yer kalmayınca çok cüzi bir rakama ulaşıyoruz Tahran Garajı'na. Çantaları derleyip toparlıyoruz bir daha. Uçak için birkaç saat daha var, ben de bir-iki hediyelik almak için Tümen yok. Yalan olmasın 50 Tümen gibi metro bileti, kapıdaki Azeriye para bozdurmak istediğimizi söyleyince bilet aldırmıyor üstüne birkaç da bilet veriyor. Metro gayet temiz ve ferah, kadınlar son iki vagonda. Farsça ve ingilizce belirtilmiş; "bayanlara" diye koca koca yazıyla. Tabii isteyen erkeklerin bulunduğu vagonla da gidebiliyor; içeride kadın çok. Metro gelince şoktayız; Çin'deki metrolardan aşağı kalır yanı yok; bir anda mahşeri bir kalabalık dolduruyor kapıları, ilk gelen metroyu gülümseyen gözlerle izliyoruz sade. Binemeyenler _hani maçlardaki amiyane tabirle_ hafiften hafiften yüklen yüklen hafiften tarzı hareketlerle içeriye ittiriyor!? kendini. Sonrakinde tecrübeli sayılırız, nefes alma boşluğunda seyri bol, hızlı bir yolculukla duraktayız.
Çerezcilerden bize yabancı birkaç fıstık, kuru meyve alıp ayaküstü döviz bozulur’u buluyoruz tesadüfen, bankalardan daha iyi bozuyor vergisiz, algısız; tabii naçizane öneri parayı vermeden Tümenleri elinize alıp tek tek sayın mümkünse bozuk para verin, para üstü almayın. Hemen orada acıkanlara çare, çerezcinin tarifiyle küçük bir kapıdan ikinci kattayız. Gayet nezih bir aile lokantası burası, Moslem Restoran kartta yazılı ismiyle.

Lezzetli ve doyurucu Chelo Kebap sonrası hediyelik, doğal-yerli sürme bulamadan metroyla önce garaja, oradan Tahran Havaalanı'na ulaşıyoruz. 1 saat sürüyor havadan Tebriz. Karışık düşünceler uçuşuyor; hem okumuştum, hem de İsfehanlı küçük yol arkadaşım Ahmad’dan duymuştum. İsfehan Nisf-ı Cihan, yani dünyanın yarısı demekmiş, oysa ben Şirazı daha çok sevdim ve amerikanın İran’a savurduğu her tehditte Ahmad ve ablası Nazenin aklıma geldi hüzünlendim.

Gitmeden 10-15 gün yoğun bir araştırmayla geçmişti, OdamDa incelemeyle devam edecek birkaç aylık şölen. Daha dönmeden düşlüyorum; Ya Kırgızistan, ya Afganistan belki Fas yada Özbekistan olmadı Pakistan’a gitmek gerek tabii önce Şiraz'dan geçerek. Dinlenmek, doğunun telaşsız havasını solumak için gitmiştim ama ne fayda. Hani Kızılderili masalında da derler ya; o kadar hızlı hareket ettik ki ruhumuz gerilerde kaldı diye şimdi dinlenmeliyim, gezi anlayışımı tekrar gözden geçirmeliyim!

Karışık düşünceler eşliğinde İstanbul’a uçtuk oradan izmir’e geçtik.

Nihayet KuTSaL ToPrAkLaRdAyıM :-)

Kapanışı MeGAloMaNi ile Tebriz Havaalanında yaptım ;-)

İlginize ve sabrıza teşekkürler.

Saturday, October 14, 2006

Tahran'da 9, Zibil Can, ismiLAZIMdeğil'e İran'dan-2

Saat 05:00 gibi nem-azz sesiyle uyandık; küçük bir duraklamadan sonra büyük kente yaklaşan trenlerin ağır-aksak tavrı, kenti yavaş yavaş soluyoruz. Yolun iki tarafında yüksek duvarlı fabrikalar, düzensiz avlular, sanayi artıkları. Tahran’ın soğuk-sevimsiz yüzü. İrili-ufaklı onlarca fabrika, kente iyice yaklaşınca kenar mahallelerde sıra. İlgimi çekiyor, neye işaret ettiği takılıyor aklıma. Sokaklar şölen havasında; rengarenk bayraklar, flamalar, süslü ışıklarla.


hepsi inmiş görünse de
her trende bir yolcu mutlaka kalır

küçük İskender söylemişti kitabın birinde, sabahın köründe, aklımda gezintide.

06:00 sularında nihayetleniyor yolculuk. Bekleme salonunda çantaları toplama telaşı, ilk durak yine emanetçi.Bekleme salonlarının ortak özelliği aynı yöne çevrilmiş _otobüs misali_ koltukları, sürekli yayındaki İran televizyonları ve paslanmaz çelikten yapılmış fışkırtmalı su sebilleri.
Toparlanırken arkadaşım Ahmet Beyhan bilet almaya gidiyor, kalabalıktan alamayıp dönüyor; birlikte gidince bu sefer rengimden olsa gerek _turist olmanın dayanılmaz hafifliği_ önümde sıra eriyiveriyor (sonradan anlıyoruz arkadaşımı herkes Farsi sandığından kimse kolaylık göstermiyor); güvenlikçileri atlayıp gişeye geçiyorum. Gişede ağır makyajlı bir İran dilberi. Elle-kolla, yarım yamalak lisanla, sırıta sırıta İsfahan’a bilet işi halloluyor. Terminalin karşısından doğrudan giriyoruz Tahran Caddelerine.

Garantiye alıyoruz midemizi (et, et sulu çorba, şirini_pasta-tatlı kurabiye_ yemek istemediğimizden), bakkal destekli kahvaltımızı parkta yapıyoruz: çörekli, peynirli, içecekli. Bu kısmı bir parça önemli: İran'da yemek kültürü et üzerine kurulu; et yemeyenler ciddi sıkıntı çekebilir; sebze yemekleri de çok nadir, biz hiç denk gelmedik.
İran Havayollarının biletlerine ulaşamadığımızdan acentesine ulaştık, 08:00 gibi birlikte açtık.
Kulakları çınlasın, İranlı tombul bir dilber, elimde Farsça rehber, habire güldük bozuk aksanıma, kitaptan seçip bulduklarıma. Bir ara durum garipleşti, tombul kız karşımda dili dışarıda, hani korktum aslında, çeşitli kur'lar sonra, o göz süzüşler, ahenkli gülüşler, ikide bir örtü düzeltmeler, korktum o ara, hani ahlak polisi var ya, harici neferleriz ne de olsa.
Aradığımız ülke içi seferlere ulaşamadık, dönüş için Tahran-Tebriz bileti aldık, sağ salim dışarı attık kendimi_zi . (Tahran-Tebriz bilet: 256000 Riyal) Bank Melli'ye giriyoruz, Türk olduğumuz fark edilince müdürün yanındayız, Azeri müdür. Misafirperverlikte sınır yok, ne yapacaklarını bilemiyorlar ilgiden rahatsızız. Para bozdurabileceğimiz tek banka İran Merkez Bankasıymış. (kredi kartınıza güvenmeyin, hiç biryerde kullanılmıyor.) Kenti her şeyiyle yaşamak gerek, otobüsteyiz; erkekler önde balık istifi, hava deliği aramada; otobüsün bölünmüş diğer yarısında kadınlar boş koltuklarda. Merkez bankasında kağıtları imzalayıp paraları değiştiriyoruz, tabii Türkçe muhabbetler bitmiyor, unutmadan dolar, avro, sterlin dışında para tanınmıyor. Yakınlardaki İran Arkeoloji Müzesine gidiyoruz, İran'ın birçok yerinde karşılaştığımız tadilatlar karşılıyor gene bizi, giremiyoruz. Tahran'da onlarca müze var, çoğu kapalı. Etnografya müzesi, askeri müze, Tahran çağdaş sanatlar müzesi, ulusal müze, mücevher müzesi, halı müzesi, fotograf müzesi, İslam dönemi müzesi, Niyavaran Saray müzesi, ilk aklıma gelenler sade.

Cam ve seramik müzesindeyiz.

ismiLAZIMdeğil’i düşünüyorum,

hani acaba?

onu üzüp-ağlatmalarıma

yeter miydi

gözyaşı şişeleri.

yada bir-ikisi,

ama hangisi _unutmabeni çiçekleri miss_


Tahran sokaklarında makine fetiş'imi dizginliyemiyorum! Leica M tutkusuyla, onlarca ikinci el makine satan dükkana uğruyoruz, doğrusu sürüklüyorum peşimden arkadaşımı. Etkileyici bir düzen hakim, şeffaf naylon filmlerle kaplanmış makineler vitrinlerde mostralık. Zenith'in AF modelini görüyoruz, kullanılmamış, çiziksiz Canon AE1'ler, Nikon FM2'ler, Cosina'lar, Yashica'lar, Rollei'ler, Lubitel'ler. Tertemiz kullanılmamış makineler 150 YTL civarında. Objektifler, dijitaller, agrandizörler, biz de gazoz parasına filtreler. Sinema kültürünün gelişmişliğinden olsa gerek fotografı çok seviyorlar.

Güç-bela Sommayeh Caddesi'ndeki İran Fotografçılar Merkezi'ni buluyoruz. İran Fotograf Merkezi girişin bir yanında banyo-baskı, diğer yanında her türlü fotograf malzemesi, reflektörden kataloğa kadar var. Girişin karşısında sergi salonu bulunuyor. Merkez amatör-profesyonel herkese açık, 2000’in üzerinde üyesi var. Yeni başlayanlara kurslar düzenleniyor, üye olmak isteyenlerin çalışmaları bir yıl boyunca izleniyormuş. Merkez, üyelere fotografçı kartı çıkarıyormuş, her yerde rahat çekim yapılabilsin diye. Herkesin dosyası var; ödülleri, sergileri, çalışmaları saklanıyormuş düzenlice. Sergi ve gösteri zamanları, giderler merkezce karşılanıyor, burada indirimle banyo-baskı yaptırıyorlarmış. Hayranlıkla öğreniyorum. Merkezin karanlık odası, stüdyosu, eğitim merkezi, sergi salonu ve kendine ait bir binası mevcut. Kataloglarda ve karşılaştığımız fotoğraflarda belgesel fotografın ve savaş fotograflarının ağırlığı hissediliyor.

En keyifli yerdeyiz Bazar-ı Bozurg_kapalı çarşı_. İlk şaşkınlığı atmaya çalışırken üstümden, ezecekmiş gibi geçiyor yanımdan arka arkaya el arabaları. Bedestenler halinde düzenlenmiş kapalı çarşıda her iş kolunun kendine ait mahallesi var; bakliyatçıları, tuhafiyecileri görüyoruz biz. Merkezdeki sokaklardan uzaklaşıp yan yollara girince çaycılar, kalyan çekenler karşılıyor bizi. Geleneksel üretimin, zanaatların yanında teknolojik ürünler, her türlü batılı marka mevcut. Kilometrelerce sürüyor sürprizlerle çarşı, araç geçmiyor. Böyle olunca el arabalarına düşüyor çarşının yükü, onlar da karıncalar gibi çalışıyor. Çarşının kayıtlı tek aracına denk geliyoruz, itfaiye arabası geçiyor güç bela.
Ara yollar kimi zaman mescitlere, küçük avlulara götürüyor. Dikkatimi çekiyor, Müslümanlar arasında camii, türbe, v.b. mekanlara saygıyı en çok biz gösteriyoruz herhalde;

Yatanlar, yemek yiyenler, sohbet edenler, çocuğunun bezini değiştirenler, v.b. ile karşılaşıyoruz çokça. Merkeze dönmek için ara sokaklara sapınca eski bir camii daha görüyoruz. Önemsiz, "bunu da gördüm!" çekimleri yapmaya çalışırken engelleniyoruz ilk ve son kez. Hangi düşünceyle kayıt altına almamızı engelliyor yaşlı adam, merak ediyorum doğrusu. Ne tür bir sahiplenmedir, konuşamadığımızdan canım sıkkın, uzaklaşıyoruz.

Kebapçının birine oturmaya çalışıyoruz kelimenin tam anlamıyla, kutu kadar dükkan, sahibi Azeri. Lezzetli kebapları tüketip zorla para veriyorum, adam para almak istemiyor. Birçok yerde daha ilgimizi çekiyor kebapçıların-lokantaların küçüklüğü, acaba sistem kaynaklı mı diye sesli düşünüyoruz.

İran'da islam devriminden sonra doğum kontrolünün yasaklandığı söyleniyor. Nüfus devrimden önce 18 milyon civarındayken, savaşlara rağmen şimdi 70 milyona dayanmış. Tahran'ın o karmaşık, o akıllara zarar trafiğini anlatmaya gerek yok herhal, yanımızdan tek tekerleği havada geçen bir motorsikletli için "ekstaziyi alıyor öyle piniyor" diyor taksi şoförümüz, inanmamak elde değil.

Ferdovsi Meydanı'ndayız, vakit akşam; herkes sokaklarda. Ferdovsi Bulvarı civarında lüks mağazalar, kafeler, restoranlar hınca hınc dolu. Tahran'daki kızların neredeyse % 80'inin burunları yapılı, kimi yüzü sarılı dolaşıyor. Başörtüleri mendil kadar, sade enseleri görünmüyor. Parklardaki çiftlerin hali trajikomik, kızlar banktan düşecek gibi en uçta, erkekler bitişiğinde yakın olma çabasında, tabii temas yok.

Belediye otobüsü için ayrılmış boş şeritte gidiyor otobüsümüz duraklamadan, otobüsten başka aracın kullanamadığı şeritler bunlar, nadir de olsa hızlı hareket şansı sağlıyor.
Akşam yorgunluğuyla hatrımda; gün boyunca saydıklarım 1-2-3-4-5-6-7-8 ve 9. Sadece 9 tane molla gördüm, neredeyse tüm gün yürüyüp çok farklı yerlerde bulunmama rağmen. Oysa gitmeden, duyduklarım, okuduklarım, düşündüklerimden çok farklı, öğrendiklerime ek: uzaklara taraf olmadan bakabilmek gerek. İstanbul'u düşünüyorum, televizyonda son dönemde gördüklerimden sonra.

İzmir'in Basmanesini andıran gar yakınındaki lokantadan yağlı bir Chelo kebapla akşam yemeğini sonlandırıp biniyoruz trene, 22.40 gibi İsfahan yolculuğu başlıyor. Tebriz-Tahran yemekli-yataklı 13900 Tümenken 4 kişilik kompartımanda; Tahran-İsfehan 3900 Tümen 6 kişilik yataklı kompartıman. Hadi ve Rahim yol arkadaşlarımız, birbirimizi tanıma çabasıyla şekilleniyor muhabbet. Hadi üniversiteye gidiyor İsfahan'a, arkadaşı da yoldaş ona. Türkiyeden Zibil_Sibel_ Can ve Mahsun Kıırmızıgül'ü seviyorlar. Rahim'in fönlü saçları M. Kırmızıgül'ün eski halleri sanki, Hadi'nin serçe parmağının tırnağı uzun, törpülenmiş, tanıdık geliyor bu küçük şeyler. Kelimeleri tokuşturuyoruz ortak şeyler bulmak adına, evli misin diyor Hadi. Bekarım diyorum, "Tek-i tenha" diyor, gülüyoruz. Bir ara kompartımanın beşincisi geliyor, kapıyor en üst ranzayı, 2-3 ceviz bizlere sus payı. Gecenin ileri bir vakti, selamsız bandosunun biri, yarım metre üstümdeki ranzayı açıp yerleşiyor, garipsiyorum iyice. 05:00'da varırız dedikleri İsfahan'a 06.40 sularında ulaşıyoruz. Tren yolu bitiyor.

İki otobüs bekliyor yolcuları, ücretsiz terminale bırakıyor. Kentin girişi inşaa halinde, iş makineleri işliyor. Hemen Şiraz'a bilet alıyoruz. Saat 17.15'te Şiraz'a hareket edip gece 01:00'de otele yerleşip duş ve sabit bir yatak hayalimiz. Yanımıza ilk gelen taksiciyle anlaşıyoruz, saati 2500 Tümenden şehri gezdirecek bize.

Safavilerin efsanevi başkenti çölün ortasında serap gibi. Modern, temiz, düzenli, yemyeşil bir kent, trafik Tahran'a göre çok rahat. İsfehan'ı ikiye bölen Zayende Nehri ilk durağımız. Nehir üzerinde eskiden kalma 6 köprü var. 1602 yılında yapılmış Siosepol kentin sembollerinden, Farsça 33 sütunlu köprü demek, diğer ismi mimarından: Allahverdi Han Köprüsü.

Şiirsel bir söylenişi, hoş bir akışı var Si-o-se-pol'ün.

Taksici Türkçe bilmiyor, doğal tarih müzesi sonraki durak. İlk insan çizimlerinden kuşlara, böceklerden balıklara, tarihten coğrafyaya birçok şeyi bir arada gösteren yerel öğelerin pek bulunmadığı özel bir müze, görmeden geçmek pek bir şey kaybettirmez herhalde.

Yürüyerek hemen yakındaki Chehel Soton'a (40 Sütun) gidiyoruz.

Sedef kakmalı tavanın ışıltısıyla süzülüyoruz içeri. Burası Şah Abbas tarafından 17. yüzyılda konuklar için yaptırılmış. Duvar ve tavanları savaş ve antlaşmaların tasvirleri süslüyor. Tasvir edilenlerle izleyenler o kadar farklı ki, bu kadim kültüre yakışmadığını düşünüyorum.

Gül'ler içindeki bu köşkün girişinde bulunan yirmi ahşap sütun taşıyor tavanı. Sütunların havuzdaki aksiyle 40 Sütun _Chehel Soton_ oluşuyor.

Farsiler ören yerlerini hiç boş bırakmıyor.

Meydan-ı İmam'a geçiyoruz yürüyerek. Burası için dünyanın en büyük meydanı deniliyor. Bir zamanlar ismi Şah Meydanı iken, şimdilerde İmam Humeyni Meydanı deniyormuş.

Büyük bir çarşı, ahşap sütunlu saray, iki camii ve yüzlerce dükkanın bulunduğu bu meydanın ortasında büyükçe bir havuz bulunuyor. Etrafını faytonların seyirlik güzergahı oluşturuyor. 1979 yılında Unesco'nun dünya kültür mirası yerleri listesine alınmış.

Kakh-ı Ali Gapu; Ali'nin kapısı. Altı katlı ve meydana hakim konumuyla kraliyet ailesinin meydandaki şenlikleri izlediği yer. Ahşap tavan işçiliği adeta büyülüyor izleyenleri.

Mescid-i İmam; turkuaz renkli çinilerle kaplı, ancak hala restorasyon çalışmaları devam ediyor. Çinilerin farklı ışık koşullarında yaydığı ışığı anlata anlata bitiremiyorlar, havanın azizliği_güneş tepede kabak gibi_ biz pek bir şey göremiyoruz. Camii'ye giriş ücretli, namaz saatlerinde ziyaretçiler çıkarılıyor.

Minaresiz olan ancak kubbesi daha süslü görünen Şeyh Lütfullah Camiisi aynı zamanda Kadınlar Mescidi diye bilinirmiş. Nedeni Ali Gapu'daki saltanat hareminin ibadetine ayrılmış olmasındanmış. Kadınlar ortalıkta görünmesin diye yer altından mescide ulaşan bir tünelin varlığından bahsediliyor.

Şah Abbas 1721'deki Afgan işgaline kadar ülkeyi buradan yönetmiş. İsfehan Şah Abbas'ın kenti olarak geçer, istediği gibi şekillendirdiğinden kenti.


Konuksever İran'lı kızın fotograftaki gülüşüyle ayrıldık Mescid-i İmam'dan. Kapalı çarşıda nakkaşlara_musavvir_(minyatür resmeden) takıldık, resimlere daldık, ardından Munar Junban yolundaydık. Saat 14:30-15:00 sularıydı, kapıda kalabalık, sallanan minareleri görme telaşında. Memur, istirahat vakti diye kimseyi almıyor, geleni gönderiyordu. Çabalarımız boşaydı, memur kapıyı açtı, uzaktan 1-2 kere deklanşöre bastık, çıkarıldık. 14. yüzyılda yaşamış Ebu Abdullah'ın türbesi burası, küp şeklinde bir yapı. Bir mühendislik hatası nedeniyle minareler sallanıyormuş. Yabancılar toplanınca görevli yada bir genç minareye tırmanıp sallıyor, zangır zangır titriyormuş minareler, sallanışını göremedik anlatılanlarla avunduk sade.

İsfehan'ın sakin, huzur dolu sokaklarında dolaştık. Siosepol köprüsüne geri döndük, çevredeki birkaç parkı görmeye vaktimiz yetmez diye. Köprü ayaklarındaki çayhaneler İsfehanlılar'ın vazgeçemediği dinlence yerlerinden.

Günlerdir aklımdaydı, hep karşılaşmayı bekledim çarşı-pazarda, göremedim. İran da göçerlerin dokudukları resim desenli halılara gabbeh denir. Destanlar anlatılır; aşktan, kervanlara, bozkırdan avcıya her şey resim olur işlenir. (Mohsen Makhmalbaf’ın aynı isimli _GABBEH_ meşhur filmi de bu vesileyle şiddetle önerilir.)
Gerçeküstü figürlerle bezenir kimi zaman, dili olmayan renkler, nelere işarettir kimbilir. Her renk bulunur onda; minimalist! görünür şehirliye, ‘mistik soyutlama’ hani deyim yerindeyse!

Neoplastisizm denen De Stijl’in sanat anlayışı diyor ya kitaplar 1917 de P. Mondrian ve T. Van Doesburg tarafından temel renkleri ve ana geometrik biçimleri kullanan tasarım tavrı, göçerlerde görmeden duymadan yansımasını buluyor nicedir.
Yüzyıllar öncesinin dağların, bozkırın bilgeliği bu; kim kimden etkileniyor, kim kimi horgörüyor-küçümsüyor medeniyetle-çağdaşlıkla sorguluyor; neyse, nasılsa herkes biliyor.

17:15 Şiraz otobüsünde dökülüyor notlarıma, sonra kayboluyor.

_2. bölümün sonu_

Sunday, September 24, 2006

Tebriz, Kendovan, katarda cüce yani ilk gün İran-1

Pazar, saat 21’de İzmir A. Menderes Havalimanı'ndan İstanbul bağlantılı uçtuk Tebriz Havaalanı'na, gecenin üçünde indik soğukla. Kapıda biraz doğu havası; 2 personel 200 küsur kişiye yardımcı.
"İranın dördüncü büyük kenti ve Doğu Azerbaycan eyaletinin başkenti Tebriz. Sehend Dağının kuzey eteğinde, deniz seviyesinden yaklaşık 1367 m. yükseklikte yer alır. Kara ikliminin hüküm sürdüğü kentte yazlar sıcak ve kurak, kışlar çok soğuk geçer. Deprem kuşağında yer alan Tebriz'in çevresinde çok sayıda kaplıca vardır. Farsça teb (ateş) ve riz (akıtan) sözcüklerinin birleşmesiyle oluşan Tebriz adının bölgedeki kaplıcalardan geldiği söylenir."
Uçakta tatilden ve iş gezisinden dönen İranlılar vardı, Türk olduğumuzu duyan herkes bize karşı samimi ve sıcaktı.
İran’lı kadınlar ilgi çekiciydi. Zarif ve bakımlılar; takı ve makyajlarıyla alımlılardı. Düşecekmiş gibi duran başörtülerini düzeltiyorlardı pasaport kontrolünde. Oysa gitmeden, devrim muhafızlarının kadınların saçı görünse göz altına aldıklarını duymuştum, şaşkın bakındım.
Saatler yarım saat ileri alındı, bekleme salonundayız.
Sineklerle cebelleşip uyuklarken, sabahın 6’sında sesleri geliyor; yaşlı gözlerle uğurluyorlar, gencecik gelin.
Üç kez öpüp _sağ-sol-sağ_ "Allah muvaffak etsin" deyişleri arasında,
-kalan eksi giden!- sonra...
Günü ve İran Air’i bekliyoruz. İstanbul'da yetişemedik bürolarına; 22 sularında kapanmıştı. (Gideceklere önemli uyarı: İran Havayolları'nın www.iranair.com ülke içi seferleri ucuz olduğundan çok tercih ediliyor, biletler bir-iki hafta önceden bitebiliyor, erken davranıp almak gerek.)

Havaalanında Bank Melli’nin döviz bürosu var, 50 Usd = 450.000 Riyal, halkın kullanımıyla 45.000 Tümen. (Alışverişte herkes para birimi olarak Tümen’i kullanıyor, birkaç pratikle kolayca alışılıyor. 1000 Tümen 1 Usd’ye, o da 1,60 YTL’ye denk kafamızda, hesapları kolaylaştırmak adına.) 2000 ve 1000 Tümenle doluyor cebim, mutluyum. 06.00'da açılır dedikleri büro 06.30’a kadar açılmayınca çıkıyoruz sabırsızca yola, taksiye derdimizi anlatamayınca(ilk ve son kez), şehir merkezinde bir yerde iniyoruz.
“Mi-xahém be istgah berévém”(istasyona gitmek istiyorum) diyorum birkaç yaşlıya, sessiz bakışınca ayrılıyoruz. Meğer söylemem gereken “Katar hardadıırrr?”mış.
Tebriz’in merkezinde Farsça konuşma kılavuzuyla trene ulaşma çabası sonuçsuz kalınca sapıyoruz bir ara sokağa. Tabii sonradan öğreniyorum; Tebriz'de sade Türkçe’yle anlaşabileceğimi, trene de Katar demem gerektiğini!
İran'da resmi dil Farsça ama tüm Güney Azerbaycan'da, Tebriz’de Türkçe konuşuluyor. Tebriz; Sasani, Moğol, Safavi, İlhanlı, Karakoyunlu, Rus, Osmanlı ve Perslerin hakimiyetinde bulunmuş.
Tebrizlilerin hoş bir aksanı var; ağır, nağmeli konuşuyorlar, kelimenin sonunu uzatıyorlar.
Aklım çocuk aklı; hiçbir ayrıntıyı kaçırmamak adına, sürekli kayıtta.

Çaycı niyetine giriyoruz bir çorbacıya, _doğrusu sakatatçıya_ ilk konuşma-ısınma çabaları, fotograftan gelen yırtıklıkla, oraya-buraya koşuşturmadayım. Misafirliğimiz, Türk olmamızla; kolaylaşıyor muhabbet bir anda. Karnım aç niyetleniyorum da, işte manzara!
Sakatatsız bir şey bulamayınca saçmalıyorum çorbacıyı kırmamak adına. Çaydan para almıyorlar "gonahımız olun" diye, çok yerde daha duyuyoruz bu deyişi.
Birkaç adım atmadan takılıyoruz esnafa, sokakta tezgahın hazırlığı, yaşlı adam yumurta soyuyor, çörek _bizdeki lavaş_ içine koyup satmak için. Tebriz diğer kentlere nazaran fakir, biraz pasaklı ama huzurlu, mutlu görünüyor. Kimsenin telaşı yok, öğretisiz doğu bilgeliği hakim sanki her yere.
Köşedeki fırına girince gülümsüyorum. Dükkanların çoğunda hesap yaparken hala abaküs kullanıyorlar, ismi ‘çortge’.
Hoş-beşten sonra ikramları geri çevirip ekmek dağıtıcısı Muhammed Reza’nın istasyona bırakma teklifini geri çevirmeden yola koyuluyoruz.

Yolda atıyorum sabah mahmurluğunu; tutturabildiğine gidiyor herkes, yol-iz hak getire. Çoğu zaman yolda şeritler belli değil, kılı kılına geçişler, ani manevralar sürekli, hep yürek erintisi. Artık o kadar kanıksanmış ki kimse kimseye kızmıyor, tehlikeli durumda kornaya basıp geçiyor. Yayalarda da benzer bir kendine güven hakim, herkes kendini yola, hızla gelen "maşın'ların" _arabalar_ önüne atıyor, maşınlar duruyor her koşulda.

Yolda atlı tramvay heykelinin fotografını da çekip Tebriz İstasyonu'na ulaşıyoruz. Önceden hazırladığım gezi planına göre 19.45 Tebriz-Tahran 4830 Tümen, trenine binmemiz gerek ki akşama kadar gezebilelim. Hareket müdürünün odasında öğreniyoruz yer olmadığını. www.rajatrains.com adresinden İrandaki tren seferlerine ulaşılıyor ama bir türlü rezervasyon ve bilet alınamıyordu. Şanslıydık 17.30 treninde yer vardı, akşam yemeği dahil 13.900 Tümen. Çantaları istasyondaki emanete bırakıyoruz 350 Tümen, her saat için 100 Tümen alınıyor, heryerde herşey fişli-belgeli; yalnız yazıdili sade Farsça.
Kestirme bir yol var diyor, harici'ler_turist_ o yolu bilmez 20 kilometre yol Kendovan'a. Şaşkın bakıyorum, okuduğum kitaplarda 2 saat diye geçiyor uzaklığı, bildiği vardır deyip gidiyoruz. Bir saatlik yolculuktan sonra Kendovan 45 km. tabelasını görüyoruz.
İlginç bir doğası var yörenin. 1750 m.deyiz, her yer çölü andırıyor. Sağımızda vadinin aşağısındaki nehir yatağı yeşilden görünmüyor, gözümüze katık yeşille sürüyor yolculuk uzunca zaman.

Ceviz ağaçları gölgesinde yavaş yavaş yükseliyor yol, yanılmıyorsam Osku ismi kasabanın. Yaşlı bir çınar yolu ikiye bölüyor, geleneksel yaşamın baskısı-ağırlığı hissediliyor, kadınlar hep çador'lu. Sakin, düzenli, mistik bir havası var görmek gerek, vakit yok.
Ceviz fideleri ve doğalgaz borularının yeryüzüne çıkan tıpalarını da geçince nihayet 5 km. tabelasını görüyoruz.
Yerle yeksan mezarlık Kendovan'ın girişinde, 200 Tümen araçla giriş köye.
Silahlarımızı kuşanıp saldırıya geçiyoruz sonra, parası çok zamanı yok turistleriz ne de olsa!
Daha havayı koklamadan her gördüğüme bakıyorum makineden, nasıl bir açlık benimki anlam veremiyorum. Okuduklarım doğruluyor, yabancılara karşı _hani yabani demeye dilim varmıyor da_ nemrut'lar. Selamımızı bile almıyorlar çokça. Nehrin doğu tarafında köy; mevsimden olsa gerek nehrin keyfi yok. Kapadokyadaki peribacalarından 150-200 tanesi burada içiçe-üstüste, çoğunda hala yaşanıyor. Alt katlar hayvan damı, kalanı yaşam alanı.

Birkaç patika-sokakta dolanıyoruz, toz-toprak içinde herşey, bozbulanık. Makineyle bakınırken gören bir yaşlı kadın söyleniyor, bir başkası çamur kararken _yanında kocası sessiz_ uzaklaştırıyor evinin önünden, çocuklar gülüyor, onlarıda paylıyor, bizim şoförün Farsçası da faydasız, çaresiz iniyoruz aşağıya. Sokağın başındaki fırında çakıllı çörekler pişiyor, pişen çakıldan ayıklanıp satılıyor; açlığımıza çare. Nehir boyunda harici'lere kuru meyve, hediyelik eşya, öteberi satan barakalarla, şifalı?! su da var. Erik, ceviz, bademi çokmuş buraların, kuru meyveleri yüklenip dönüş yolundayız.

Kendovan'ın çıkışında merkepler taş taşıyor, taş duvarlar örüyor yol'cular. Şoförümüz sarkıyor: Yorulmayasıııızz_Kolay gelsin_ El sallıyor yol'cular, gülümsüyoruz.

Yol kenarındaki tarlaların tümü çevrili. Tuğla, biriket, taş, beton duvar, hepsi de rengarenk yazılarla bezeli, tozlu renksiz griliğin arasında yaşam belirtileri gibi.

Sahi bu arada sürekli biz-biz diyorum ya, yol arkadaşım Ahmet Beyhan Özdemir ile meşhur şoförümüz Muhammed Reza :)


Kasabanın birinden geçerken el ediyor kadının biri, şoförümüz: "Bak kadın tek, emniyet var" diyor, aklıma düşüyor hemen Ö.Yurdalan'ın kitabındaki başlığı; "Azatlık mı mühim, emniyet mi?" diye, kadını almadan devam ediyoruz. Kadınlar korkusuzca hatta güvenle el kaldırıyorlar geçen otomobillere, durana biniyorlar, 100-150 Tümen verip iniyorlar biraz sonra. Tebriz'e giriyoruz, şoförün haydutluğu üzerinde :) Yolda tek yada çift gördüğü 20-25 yaşındaki kızlara korna çalıyor, birkaç yaşlı kadın sesleniyor bizimki görmüyor bile. Duruyor, 25 yaşlarında bir kız oturuyor yanıma, gözucuyla çaktırmadan birbirimizi süzüyoruz. Siyah çador içinde parmakları manikürlü, hoş kokulu, uzunca bir kız, çenesi ve dudakları tüylü. "Burada" gibi birşey söyleyip iniyor, zorla para vererek bizimkine.

Şüturban Çarşısı'na girmeden kalyan _nargile_ çekenlerin kahvesine giriyoruz, Muhammed Reza kalyan istiyor, Ahmet Beyhan çay, bense fotograf. Fayans döşeli kahvede çektiklerimin tadı yok, yanıma Irak Savaşında aklını yitirmiş biri oturuyor; bir garip fokurdatıyor nargileyi; söylediklerine göre bomba seslerinden sonra bozulmuş, savaşın izleri her yerde yaşıyor.

Şüturban Çarşısı'ndayız. İçerisi hareketsiz sayılır, tek-tük gelen geçen. Birkaç şey çekiyorum, sonra bir kalyan kahvesi buluyorum. Tebrizdeyiz, nasılsa hasbihal etmek kolay, dışarıdan sesleniyor birisi: "A_ga can bir kalyan veresen" yanında hemen büyük bardak çayıda kıtlama şekerle getiriliyor. Tesadüfün böylesi, kahvenin sahibi meşhur; elimdeki kitabın arkasında. Ö.Yurdalan'ın İran gezisini kaleme aldığı kitabın arkasında buluyoruz; gülüşmeler, samimiyet artıyor. Dönünce ulaşıp ileteyim diyorum, göndersin bir-iki fotograf yada kitap size.

"Tebriz’in 14. yüzyıl başlarında İlhanlılar tarafından kurulan ve 16. yüzyıl ortalarına değin süren minyatür üslubu, Doğu Asya geleneklerinin İslam resim sanatı üzerinde yaptığı ilk bütünsel etkiyi gösterir. " Bu satırları okurken Mescid-i Kebud'a (1465-66) gidiyoruz. Göğ Mescit depremler yüzünden harap durumda, turkuaz rengi çinileri yer yer dökülmüş, 5-6 senedir restore çalışmaları bitmeden devam ediyor. 13.30 civarı ziyarete kapanmak üzereyken zor attık içeri kendimizi, 4-5 dakikada çıkmak zorunda kaldık. Bu saatler öğle tatili, heryerde siesta yapılıyor; alışveriş-hayat neredeyse duruyor.

Bag'dan_park_ Göğ Mescidi izleyip Tebriz Sokaklarına dönüyoruz. İran'dan yurtdışını aramak biraz problemli, 1-2 arama bürosuna gidiyoruz, numarayı veriyoruz kaydediliyor, bağlantıdan sonra gidip görüşebiliyorsunuz. İran Air'in bürosunu da buluyoruz ancak dinlenme saati olduğundan kimseler yok. Tabii bu arada şoförümüz 34 yaşındaki aracına her binişimizde unutmamamız için tekrar anlatıyor; egzozların zehrini yok edecek projesini, Tübitak'a gönderdiği fakslardan bahsediyor. Öğleden sonra projeyi birlikte tasarladığı arkadaşının evine götürüyor bizi, yerde Tebriz halısına benzer bir halı, minderler.

Tebriz halılarının tipik örneklerini, pamuk çözgü üzerine Sine düğümüyle dokunmuş 16. ve 17. yüzyıl halısı oluşturuyormuş, notlarımdan öğreniyorum. Evde yüksek sesle Binyamin çalıyor, İran'ın Tarkan'ı kendisi, pürüzsüz bir sesi var, eğlendirici şarkılar. Rica-minnet yemek hazırlanmadan, Tebrizin varoşlarından geçirerek Muhammed Reza bizi istasyona bırakıyor. Güç bela, para veriyoruz harcadığı benzini bile almak istemiyor Muhammed Reza, helalleşip ayrılıyoruz.

İstasyon da, tren gibi temiz ve düzenli. Bileti olan bekleme salonundan 2. salona, oradan trene geçiyor; biletsizler ilk salonda kalıyor. Dört kişilik, yataklı kompartımanlar şıkır-şıkır. İçeride karşılıklı ekran-hoparlör sistemi mevcut, yerine konmuş hazır soğuk suyla bardaklar. 13 komportımanlı vagonlu ve bir yemek vagonlu trende her vagonun bir sorumlusu var. Tam saatinde kalkıyor tren 17.30'da; rahat, keyifli bir yolculuk başlıyor.

Tahran'lı 60'lı yaşlarda bir kadınla, 40'lı yaşlardaki oğlu bizimle kompartımanda, insanın memleketi dışında anadilini kullanması kadar güzel bir şey yok kanımca. Vagon görevlisine takılıyorum İzmir'den kızlara; evlilikten çoluk çocuğa; Azerbaycandan çöllere; iki ülkedeki ortak kelimelerden İran'ın dağlarına doğru bir muhabbet tutturuyoruz. O bir yandan yemek hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyor, komportımandayım notları karıştırıyorum. 21 gibi geliyor sesi. Nemm_azzz nem_azzz diye, duruyor tren. Haldırhop boşalıverdi trenin bir kısmı, aladışappak abdestler alındı, namazlar kılındı, ikinci anonstan sonra aşağıda kimse kalmadı. Her vagonda yemek servisi başladı; kocaman bir kayık salata tabağına tepeleme pilav, üstüne safran yanında bir paket tereyağ, alta cüce kebap(kuşbaşı tavuk). Yoğurt, tatlı olarak meyveli jöle, çörekle gazoz bir de.

Bir pozlar, o naz, o ağırdan alma, o sonu gelmez kaçamak tavırla, kılçığı çok bu sevda beni bile bayılttı ekranın karşısında, sabah 05.00'teki Nemm_azzz nem_azzz sesine kadar yokum bu dünyada.

_1. bölümün sonu_

Sunday, August 20, 2006

İFOD'un 20. Yılı Dolayısıyla, yani;


Aaa ben var mıyım acaba? diye bakıyorsunuz kanımca.
Fotograflar son 3-4 senedeki gezi ve etkinliklerden oluşmakta, tamamen rastgele düzenlendi, eskilerden birkaç şeyi unutmamak adına.
20. yılın kutlandığı bu aralıkta karınca-kararınca bir katkım olursa ne mutlu bana.

Fotograf peşinde yaz sıcağında Karaburun dağlarında.

Ketendere Köyü Milas Muğla tarafında;

Ketendere Köyü'ne Milas'tan Labranda sapağına girip kayalar arasından birkaç köy geçtikten sonra ulaşılıyor. Kayalıklar arasında en çok zeytin ağacı yetişiyor. Yontma taştan yaptıkları evlerinde sıva ve çimento yok. Kapılar, kepenkler, tüm ahşaplar rengarenk, yaşama sevinci yüklü. Köyün sokaklarında ipekli yazmalarında taze çiçekler takılı kadınlar görüyoruz, muhtarın evindeyiz yemek molasında.

Kula da SANAT FOTOGRAFI :) çekmeye çalışan Mustafa-Melih-Yunus Abi çekim anında.(Kurgu değildir.)

Kula, İzmir-Ankara karayolu üzerinde bulunmakta; mimari, etnografik, arkeolojik, tarihi ve görsel değerleri ile Ege'nin en önemli yerleşim alanlarından sayılmakta. Senelerdir gidip gezdiğim Kula hala bozulmamış bir Osmanlı Kasabası havasında. Kula deyince aklıma, dar sokaklar, tarihi Kula Evleri, bisikletliler, eski zanaatlar, sönmüş volkanlar, Davala civarındaki oluşumlar geliyor, aksilik olmazsa birkaç ayrıntısıyla yakında blog'ta.

Ankara'dan misafirimiz Tuğrul Çakar'dı, dernekte fotograf gösterisi ve söyleşisi vardı. Dernek çıkışı Alsancak'ta.

İş-güç derken, haftada 1-2 gün fotograf için yetmezken atıldı ortaya, sonra düzensiz aralıklarla başladık GECE GRUBU olarak çalışmaya. Bir akşamüstü Pasaport İskelesinde Tayfun Abi elinde yeni oyuncağıyla, av Erol Abi olunca, fotografın ismi de vizörden fotografçı çıkınca ;)

"Al makinayı, vur ineği!"

23 Kasım 2003'te Miko Kafe Alsancaktayız. Gece vakti hararetli fotograf tartışması, dernekte izlediğimiz kötü bir slayt gösterisi üzerine çok sevdiğim Yusuf_Tuvi_ Abi'den inciler :)

"Çekin ulan! güzel fotograf. Ulan dediğime bakmayın ama ulansınız! "

Bergama'ya gittik, çam fıstığı işleyen yörük köyüne sonra. Köyün, üç etekli kadınların fotoğrafını da çekip dönmek üzereyken akşamüstü, düğüne denk geldik. Köy meydanında oğlan eviyle oynadık, düğün alayıyla kız evine doğru yola çıktık, o ara ben av'ının izinde pusuda olan Yusuf Abi'ye rastladım.

Dernekle gittiğimiz gezilerde ben etrafı izlemekten bir türlü fotograf çekemem. Öyle ilginç olur ki onlarca makineli insanın etrafa fotograf çabasıyla atılışı?!

Bu fotografta Bafa Gölü Herakleia gezisinden, kadraj kaygısı yada _herhalde_ fotografa fazla konsantre :) olunca.

"Bafa Gölü, Büyük Menderes Deltası'nın güneydoğusunda yer alan çok hafif tuzlu bir göldür. Gölde dört ada bulunur. Göl çevresindeki en önemli antik yerleşim Heraklia antik kentidir. Kuruluşu İ.Ö. 7. yüzyıla kadar uzanan kent, Helenistik dönemde, deniz ticaretinin de etkisiyle en parlak dönemini yaşamıştır. Büyük Menderes nehrinin taşıdığı alüvyonlarla kapanmadan önceki Latmos körfezi kıyısında ve Latmos Dağının (bugünkü Beşparmak Dağı) eteklerinde kurulan kent, Latmos olarak bilinirdi. Zamanla deniz bağlantısının kesilmesi üzerine, ticari önemi kalmayan kentin parlak dönemleri de son bulmuştur. Ticari yolların dışında bulunuyor olması sonucu kente, doğal olarak ulaşılması güç bir özellik kazandırmış ve İ.S. 7. ve 8. yüzyıllarda bölgenin önemli bir dini merkez olmasına yol açmıştır. "


Derneğimizin 20. Kuruluş Yılı etkinlikleri kapsamında İfod Üyeleri karma fotograf sergisi açılışında.


Yine doluşup minibüse, giderken geziye, arkadaşın biri seslendi; burada fotograf var, diye. Çıktık, çektik :)

Sadece fotograf çekmediğimizin kanıtıdır bu da aslında :)

Tabii aynı zamanda Sığacık'ta Teos Orman Kampında, Sart Mahmut Köyünde düğün evinde, Cunda Adasında gün batımında, Basmane de gece fotografında, Kula da sağanak yağmur altında koşuşturmada, fotograf eğitim gezisinde Karşıyaka da, daha sayamadığım onlarca yerde acısıyla-tatlısıyla, gürültüsüyle-tartışmasıyla, esprisiyle-kahkahasıyla hoş vakitler geçirdik. Umarım bu keyifli birlikteliğimiz daha uzun seneler sürer,

ilginize teşekkürler.


Unutmadan, Sahi SiZ keNDiNiZi BuLABilDiNiZ Mi ACaBa ?
website hit counter
Download a website hit counter .